<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>imsakiye &#187; Mezhepler</title>
	<atom:link href="http://www.iftarsahur.com/ramazan/mezhepler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.iftarsahur.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 Jul 2011 20:31:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Mezhep Nedir?</title>
		<link>http://www.iftarsahur.com/mezhep-nedir-231.html</link>
		<comments>http://www.iftarsahur.com/mezhep-nedir-231.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 19:55:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.iftarsahur.com/mezhep-nedir.html</guid>
		<description><![CDATA[Sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi olarak kişisel görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır. Terim olarak bir müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ya da hukuk sistemini dile getirir. İslâm tarihinde, mezheb kelimesi genel olarak itikadi, siyasi ve fıkhi görüşlerin hepsi için kullanılmıştır. Buna karşılık siyasi ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi olarak kişisel  görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır. Terim olarak bir müctehidin,  dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç  ya da hukuk sistemini dile getirir.</p>
<p>İslâm tarihinde, mezheb kelimesi genel olarak itikadi, siyasi ve fıkhi  görüşlerin hepsi için kullanılmıştır. Buna karşılık siyasi ve itikadi mezhepler  daha çok Fırka, Nihle, Makale kelimeleriyle ifade edilmiştir. Fırka (çoğulu  fırak), farklı görüşlere sahib insan topluluğu demektir. Nihle (çoğulu nihal),  görüş, inanış ve kabul ediş tarzı demektir. Makale (çoğulu makalat), fikir,  inanış, görüş ve söz demektir. Çeşitli dinleri belirtmek için de Milel (tekili  mille) kelimesi kullanılmıştır.<br />
<span id="more-231"></span>Bazı mezheb tarihçileri, İslâm mezheblerini Hz. Peygamber&#8217;den rivayet edilen bir  hadise göre taksim etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir,  Hristiyanların yetmiş iki, fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç  fırkaya ayrılacağı, müslümanlardan Cehennem&#8217;den kurtulacakların Rasulullah&#8217;ın ve  ashabının yolunu takib eden fırka (başka bir rivayette de birlik ve  beraberlikten ayrılmayan cemaat) olduğu beyan edilmektedir (Tirmizi, İman, 18;  Ebu Davud, Sünnet, 1; İbn Mace, Fiten 17; ed-Dârimî, Siyer, 75. Bu hadisin  çeşitli rivayetleri için bk. Abdulkahir el-Bağdadi, el-Fark beynel-Fırak,  Kahire, t.y. s. 4-10.).</p>
<p>Bazı mezheb tarihçileri bu hadiste söylenen rakamın çokluktan kinaye olmayıp  hakiki sayı olduğuna inanarak yazdıkları eserlerde ana mezhebleri tesbit etmiş  ve bunları da kendi aralarında kollara ayırarak mezheblerin sayısını yetmiş üçe  ulaştırmışlardır. Yetmiş üç sayısını doldurmak isteyen bu âlimler, ne ana  fırkaların, ne de kollarının sayısında ittifak edebilmişlerdir. Abdulkahir  el-Bağdâdî (v. 429/1037) &#8220;el-Fark beynel-Fırak&#8221; isimli eserini, Ebul-Muzaffer  el-Esferayînî (v.471/1078) &#8220;et-Tabsir fi&#8217;d-Din&#8221;isinıli eserini bu şekilde  yazmışlardı. Bazı âlimler de hadiste bildirilen rakamın yalnızca çokluğu ifade  ettiğini kabul ederek, eserlerini mezheblerin sayısına önem vermeden  yazmışlardır. Ebul-Hasen el-Eş&#8217;arî (v.324/936) &#8220;Makalatü&#8217;l-İslamiyyin&#8221;i,  Fahrettin er-Râzî (v.606/1210) &#8220;İtikadatü Fırakıl-Müslimîn vel-Müşrikîn&#8221;i bu  tarzda yazmışlardır. İbn Hazm da (v. 456/1064) sahih olmadığını iddia ederek bu  hadisi reddetmiş ve &#8220;el-Fasl fil-Milel ve Ehvai ve&#8217;n-Nihal&#8221; isimli eserinde  tesbit edebildiği mezhebleri yazmıştır.</p>
<p>İslâm Tarihinde Mezheblerin Çıkış Sebebleri</p>
<p><strong>Müslümanlar arasında mezheblerin çıkışını etkileyen başlıca sebepler  şunlardır:</strong></p>
<p>1- İnsanların anlayış ve idrak seviyelerinin farklı oluşu, arzu ve isteklerinin  uyuşmazlığı.</p>
<p>2- Metod ve ölçülerin farklı oluşu. Mesela; Mu&#8217;tezile aklı esas almış ve nakli  buna tabi kılmış, Ehl-i Sünnet nakli esas almış ve aklı bunu destekleyici  mahiyette kullanmış, İslâm filozofları sadece aklı esas almışlardır.</p>
<p>3-Arab ırkçılığı. Hz. Peygamber zamanında ortadan kalkan Hz. Osman&#8217;ın  hilafetinin son yıllarında yeniden açık bir şekilde ortaya çıkarak  anlaşmazlıklar üzerinde etkili oldu.</p>
<p>4- Hilafet münakaşaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan fitne ve iç savaşlar.  Bu savaşlarda müslümanlardan ölenlerin ve öldürülenlerin durumu, öldürme (katl),  büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebirenin) durumu meselesi, büyük günah  işleyenin kâfir olup olmaması, kader, cebir ve kulun iradesi meselesi, bu iç  savaşlarda kaderin rolü, gibi meseleler müslümanlar arasında farklı görüşlerin  ortaya çıkmasına neden olmuştur.</p>
<p>5- Karşılaşılan eski kültür ve inançların etkisi. Fethedilen ülkelerin değişik  kültür ve dinlere mensub halkının bir kısmı samimi olarak ve bir kısmı da  zahiren müslüman olmuşlardı. Bunlar eski din ve inanışlarının etkileri altında  cebir, ihtiyar, Allahın sıfatları hakkında fikirlerini ortaya koşmuşlar ve bir  kısım müslümanları da tesirleri altına almışlardı. Selef alimlerinin bunlara  cevap vermekte yetersiz kalması sebebiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı. Bu  mezhebin salikleri de akaidde akla önem veren bir metod geliştirmişlerdi.</p>
<p>6- Eski Yunan, Hind ve İran felsefesinin Arapçaya tercüme edilmesi. Eski  felsefenin pek çok hükümleri İslam akaidi ile uyuşmuyordu. Bazı müslümanlar  İslam Akaidini felsefenin tesiri altında kalarak mütalaa etmişler ve çeşitli  görüş ayrılıklarına sebep olmuşlardır. Mutezile, felsefe ile meşgul olmuş, İslam  akaidini açıklamada felsefi metodları uygulamışlardır.</p>
<p>7- Bir takım kıssacı ve hikayeciler, İslamla uyuşmayan asılsız hikayeleri  nakletmişler ve müslümanlar arasında yaymışlardır. İsrailiyat denilen ve İslâmla  bağdaşmayan bu hikayeler tefsirlere ve İslâm tarihlerine girmiş ve bu da  müslümanlar arasında ihtilaflara yol açmıştır.</p>
<p>8- İslâmın tanıdığı fikir hürriyeti. Hicri I. asrın sonlarından itibaren herkes  istediği gibi düşünür ve görüşünü söylerdi. Açıkça zarurat-ı diniyyeden birini  veya birkaçını inkâr etmek hâriç, fikirler ve kanâatler üzerinde baskı yoktu.  İlim adamları ortaya atılan meseleler üzerinde deliliyle birlikte hakikati arar,  fikir ve kanaatını serbestçe beyan ederdi.</p>
<p>9- Nassların karakteri. Kuranda muhkem ve müteşahih ayetlerin bulunması.  Müteşabih nasların belirlenmesi ve bunların tefsir ve te&#8217;villeri ihtilafa yol  açmıştır.</p>
<p>10- Hadislerin, zabt edilme ve senedi konusunda konulan şartlar sebebiyle sahih,  hasen ve zayıf kısımlarına ayrılması, zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği de  ihtilaflara yol açmıştır.</p>
<p>11- Arabçanın gramer ve belâgatını bütün incelikleriyle bilememek. İslâmın  maksadını anlamamak, hüküm çıkarırken cehalet sebebiyle Kur&#8217;ân&#8217;ın bütünlüğüne  riayet edememek.</p>
<p>12- Heva ve nefse uymak, arzulara tabi olarak delilsiz hüküm vermek, başkalarını  delilsiz taklid etmek.</p>
<p>13- Örf ve âdetlerin değişik olması da mezheblerin çıkış sebeplerinden  birisidir.</p>
<p><strong>Mezheplerin Çıkışı</strong></p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.s), hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf&#8217;  yoktu. Dinin usul ve füruunda sahabilerden bazısının anlamadığı bir mesele  çıkarsa, Hz. Peygamber&#8217;e sorar, o da açıklardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer  devirleri ile Hz. Osman&#8217;ın hilafetinin ilk yıllarında da herhangi bir ihtilaf  çıkmamıştı. Sahabe ve tabiin devirlerinde akaidde bir mesele çıkarsa, hemen  güvenilir alimlere müracaat olunur, hükmü alınır, ihtilafın çıkmasına fırsat  verilmezdi. Akaid konularında vukua geldiği zaman ihtilaf ve çekişme ümmet için  zararlı olur. Sahabe ve tabiin zamanlarında Ferâiz meseleleri gibi amele ait  bazı ayrıntılarda görüş ayrılıkları olmuşsa da ameli sahadaki ihtilafın,  çekişmeye sebep olması şöyle dursun İslâm toplumu için bir rahmet olmuştur. Hz.  Osman&#8217;ın şehadetinden sonra tehlikeli olan siyasi ihtilaflar çıkmaya başladı.  Özellikle hakem olayından sonra İslâm&#8217;da ilk siyâsî ayrılık ve bid&#8217;at mezhebleri  kendilerini gösterdiler. İlk çıkan mezhebler siyası mahiyette olup bunlar dini  bir kisveye bürünmüşlerdi.</p>
<p>Müslümanlar arasında zuhur eden iç savaşlarda Hz. Ali&#8217;nin yanında yer alan  sahabe ve tabiine Şia-i ûlâ denilmişti. Daha sonra ortaya çıkan Hz. Ali  taraftarı mutaassıb grubların da Şia diye anılmaları sebebiyle Şia-i Ûla&#8217;ya bu  &#8220;Ehl-i Sünnet vel-Cemaat&#8221; denilmiştir.</p>
<p>Hakem olayına itiraz edip Hz. Ali&#8217;nin ordusundan ayrılanlara Havâric (hariciler)  veya Marika veyahut Muhakkime-i Ülâ denilirdi. Diğer taraftan Hz. Osman&#8217;ın  katillerinin yakalanıp kısas yapılmasını isteyenlere Şia-i Osman denilmişti. Hz.  Osman&#8217;a sevgi besleyip Muaviye tarafını tutanlara da Nasıba deniliyordu.  Emeviler devletinin yıkılmasından sonra Nasıba tamamen silinip gitmiştir.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin vefatından (40/660) sonra İbn Ömer, İbn Abbas gibi daha bir kısım  sahabe hayatta iken akaidde meydana gelen ilk bid&#8217;at mezhebi, Kaderiyye  olmuştur. Kader kulun ihtiyar ve iradesi hakkında ilk konuşan, Ma&#8217;bed el-Cüheni  (80/699), sonra bunun görüşlerini yayan Gaylan ed Dımeşki (126/743) olmuştur.  Ma&#8217;bed, kulun tam ve mutlak bir iradesi olduğunu, kaderin bulunmadığı fikrini  ortaya atınca, o zaman hayatta olan İbn Ömer ve İbn Abbas, bu fikirlere karşı  çıkarak onu şiddetle kınamışlardı. Sonra Ca&#8217;d b. Dirhem (v. 118/726 cebir  fikrini ortaya atmış, talebesi Cehm b. Safvan (v. 128/745) Ermenilere karşı bir  ayaklanmaya katıldığı için öldürülünceye kadar bu fikrin yanında Allah&#8217;ın  sıfatları hakkında görüşlerini yaymıştı.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin şehid edilmesinden (40/660) sonra, ashabın yolunda giden Ehl-i  Sünnetin karşısında olan beş ayrı ana bid&#8217;at mezhebi ortaya çıkmıştır ki bunlar  ileride zuhur edecek diğer bid&#8217;at mezheplerine kaynaklık etmişlerdir. Bu beş ana  bid&#8217;at mezhebi Havaric, Kaderiyye, Cebriyye (Cehmiyye), Şia (Keysaniyye,  Zeydiyye, İmamiyye) ve Mürcie&#8217;dir.</p>
<p><strong>İslamda Mezheplerin Hükmü</strong></p>
<p>Usul-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid&#8217;at ve sapıklığa  götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir. Akaidde ihtilaf, İslam  ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur. Bu sebeple, sahabe ve bunlara  güzellikle tabi olan selef alimleri Usul-i dinde (akaidde) ihtilafı haram  saymlş1ar ve buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik ve  dayanışmasını aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil imanın  mü&#8217;minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez:  &#8220;Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle birleştirendir. Sen  yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine onların (müslümanların)  gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın Çünkü Allah onların aralarını (iman ile)  birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet  sahibidir&#8221; (el-Enfal, 8/63).</p>
<p>İslam birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram olduğuna  delalet eden ayetler çoktur: &#8220;Hepiniz toptan Allah&#8217;ın ipine sarılınız. Ayrılıp  parçalanmayınız.&#8221; &#8220;Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf  ederek dağılıp parçalananlar gibi olmayın&#8221;(Alu İmran, 3/103,105). Hz.  Peygamber&#8217;in Allah tarafından&#8217; getirmiş olduğu kesin delillerle sabit olan bir  hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz. Dinden olduğu kesin delillerle bilinen  esaslardan (zarurâtı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin  İslâm ile alakası kesilir.</p>
<p>Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid&#8217;at ve delâlete götürmez.  Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında büyük fark  vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid&#8217;at ve dalalet  sayılırken fıkhi meselelerde içtihadların farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece  zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur. Hz.  Peygamber (s.a.s.) Muaz İbn Cebel&#8217;i (v.19/640) Yemen&#8217;e vali olarak gönderirken  ona sordu. &#8220;Ne ile hükmedeceksin?&#8221; O da &#8220;Allah&#8217;ın kitabıyla&#8221; &#8220;-Onda bulamazsan.&#8221;  Muaz: &#8220;Rasulullah&#8217;ın sünnetiyle hükmederim&#8221; dedi- &#8220;Bunların herikisinde de  bulamazsan ne yaparsın.&#8221; diye sorunca, Muaz: &#8220;O zaman re&#8217;yimle içtihad ederim.&#8221;  dedi. Rasulullah bu cevaptan memnun kalarak</p>
<p>&#8220;Rasulünün elçisini, rasulünün razı olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah&#8217;a  hamdolsun &#8221; dedi (Ebû Dâvûd, el-Akdiye, 11; Ahmed b. Hanbel,Müsned, V, 230,  236). Böylece Rasulullah Kitab ve Sünnet&#8217;te hükmü bulunmayan meseleler hakkında  ictihad etmesine izin verdi. Fakih sahabiler de Muaz b. Cebel&#8217;in yolunu takip  ettiler.</p>
<p>Yalnız &#8220;mevrid-i nas&#8217;da içtihada mesağ yoktur&#8221; yani Kitab ve Sünnet&#8217;te hükmü  bulunan bir mesele içtihad konusu olamaz. Nasslardaki hükmü ne ise onunla hüküm  verilir. Hadisler mütevatir, meşhur, ahad, muttasıl, munkatı, mürsel gibi  kısımlara ayrılır. Mütevatir (bunun sayısı çok azdır) ve meşhur hadisi her  müctehid delil olarak alır. Hanefiler hadis hususunda titiz davrandıkları için  çoğu zaman ahad haberi delil olarak kabul etmezlerdi. Şâfiî, ahad haberi kıyasa  tercih ederdi.</p>
<p>Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde Hicaz&#8217;da hadis bilenler çok olduğu için Hicaz  fukahasına &#8220;Ehlül-Hadis&#8221; denmiştir. Irak&#8217;ta daha çok rey, kıyas ve içtihad  yoluyla hüküm verildiği için, Irak fakihlerine de &#8220;Ehl-i Rey&#8221; denilmiştir.</p>
<p>Hicri I. asrın sonlarından itibaren mezheblerin kurucuları, akaid ve fıkıhtaki  görüşlerini beyan ederler, meselelerin hükümlerini açıklarlardı. Bunlardan  okuyanlar ve yazanlar, sözlerini ve içtihadlarını duyan insanlar, bunların görüş  ve açıklamalarına uyarlardı. Böylece bu zatların görüş ve içtihadları halkın  anlayışlarında bir mezheb olarak yerleşir kalır. Mezheb sahibi olan bu büyük  âlim ve imamlar hiç bir zaman, biz bir mezheb kuruyoruz, bize uyunuz, diye halkı  görüşlerine uymaya çağırmazlardı. Hükümdar, emir gibi kimselerin davet ve  emriyle de bir mezheb kurmaya yeltenmemişlerdi.</p>
<p>Fıkhi ihtilafın cevazıyla beraber mezhebi içtihadın Kur&#8217;ân&#8217;ın ruhuna uygun  olması gereklidir. Yani içtihat tevhid, mahlukata şefkat, başkalarının can,  namus ve mal haklarına hürmet, iffet, adalet, eşitlik, istikamet, emanet ve  vazifelere riayet, iyilik ve bunda yardımlaşma esaslarına aykırı olmamalıdır.  Peygamberimiz, müctehidin içtihadında isabet ederse, iki sevab, iyi niyetle  Allah rızası için yaptığı içtihadında hata ederse, bir sevab alacağını  söylemiştir (Buhari, el-İ&#8217;tisam, 21; Müslim, el-Akdıye, 6).</p>
<p><strong>Bid&#8217;at Mezheplerinin Özellikleri</strong></p>
<p>Bid&#8217;at; bazı kimselerin dinde olmayan bir şeyi sonradan ortaya atıp bunu şer&#8217;î  imiş gibi göstermeleri ve bununla Allah&#8217;a ibadeti kasdetmeleridir. Bid&#8217;atlar,  küfre götüren ve küfre iletmeyen olarak iki kısımdır. Mesela; Bahaîlerin Hz.  Muhammed&#8217;in son peygamber olmayıp ondan sonra rasullerin geleceğini iddia  etmeleri. Nusayrîlerin Hz. Ali&#8217;ye ulûhiyyet isnad etmeleri küfürdür.  Mu&#8217;tezile&#8217;nin Kelâmullah&#8217;ın mahlûk olduğu görüşünde olmaları ise, küfre  götürmeyen bir bid&#8217;attir.</p>
<p>Acaba akaidde hangi ihtilaf sünnet dairesinde, yani Rasulullah ile ashabının  takib ettiği yola uygun, hangisi Rasulullah&#8217;ın akide sünnetinin dışındadır.  Küfre giren bir mezhebi tesbit etmek kolaydır. Fakat akaid sahasında ortaya  atılan bütün bid&#8217;atları tesbit etmek, imkânsız değilse de çok zordur. Bid&#8217;at  mezheblerinin bütün alâmetlerini tam olarak vermek zor ise de bunların açık ve  genel özellikleri şöyle sıralanabilir.</p>
<p>1- Müslümanların büyük kalabalığından, ehl-i İslâmın büyük çoğunluğundan  ayrılmak. Sahabiler ve büyük müçtehid imamların yolundan gidenler, müslümanların  büyük kalabalığını teşkil ederler. Bunlara da sünnîler denilir.</p>
<p>2- Kendi heva ve heveslerine tabi olmak. Delilsiz takib edilen yollar eğridir ve  bid&#8217;at yoludur.</p>
<p>3-Mütevatir hadisten başkasını kabul etmemek küfre götürmezse de sahih hadisleri  kabul etmemek eğrilik ve sapıklığa götürür.</p>
<p>4-Kitab ve Sünnet&#8217;te bulunmayan bir kavli veya bir fiili şer&#8217;î ve dini olarak  ortaya attıklarında, halkı bunu kabul etmeye zorlamak, halkı buna uyması için  baskı yapmak.</p>
<p>5- Kur&#8217;an&#8217;ın muhkemini bırakıp müteşabihlerine tabi 6lmak ve muhkem âyetleri de  delilsiz keyfi olarak te&#8217;vil etmek.</p>
<p>6- Hüküm çıkarırken Kur&#8217;anın bütünlüğüne riayet etmemek. Halbuki Kur&#8217;an&#8217;ın  birbirleriyle çelişen hiç bir âyeti yoktur. &#8220;Eğer o (Kur&#8217;an) Allah&#8217;tan başkası  tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan pek çok şeyler bulurlardı&#8221;  (en-Nisa, 4/82).</p>
<p>7- Zarurat-ı diniyyeden birini veya bir kaçını inkâr etmek, iman esaslarının  zıddı olan bir takım inançlar taşımaları sebebiyle bazı mezhebler küfre  düşmüşlerdir.</p>
<p><strong>Mezheblerin genel tasnifi</strong></p>
<p><strong>islâm tarihinde zuhur etmiş mezhebler başlıca üç kısımdır:</strong></p>
<p>A) Siyasi mezhebler: Bunlar önceleri siyasi bir maksatla ortaya çıkmış,  sonraları itikadî bir kisveye bürünmüşlerdir. İlk önce zuhur eden siyâsî  mezhebler üçtür. Nasıba: Hz. Osman ve Muaviye taraftarları, Şia: Hz. Ali  taraftarları; Havaricde: Hz. Ali ve Muaviye&#8217;ye karşı çıkanlardır.</p>
<p>B) İtikadi Mezhebler (akaid mezhebleri): İkiye ayrılır:</p>
<p>1- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Bunlar da ikiye ayrılır: a) Eh1-i Sünnet-i hassa  denilen Selefiyye. Selefiyye&#8217;nin mütekaddimini ve müteahhirini vardır. b) Eh1-i  Sünnet-i amme: Matüridiyye, Eş&#8217;ariyye. Bunlara Halefiyye de denir.</p>
<p>2- Ehl-i Bid&#8217;at: Ehl-i Bid&#8217;at mezhebleri de ikiye ayrılır:</p>
<p>a) Küfre düşmeyenler. İki kolu dışında Hariciye, Kaderiyye, Mutezile, Cebriyye  (sorumluluk yoktur diyenleri hariç), Zeydiyye, İmamiyye (İsna Aşeriyye),  Kerramiyye, Naccariye, Haseviyye.</p>
<p>b) Küfre düşen bid&#8217;at mezhebleri: Haricilerden Acâride&#8217;nin Meymuniyye kolu,  Yezidiyye, Batıniyye-i Nizariyye (ki bu mezheb hicri 5. asrın sonlarına doğru  Hassan Sabbah tarafından kurulmuştur), Nusayriyye, Dürziyye (Dürzilik), Babilik  ve Behailik (Behaiyye).</p>
<p>C) Fıkhî mezhepler: Fıkıh mezheblerinin hepsi de Kur&#8217;an ve Sünneti esas alırlar.  Bunlar da ikiye ayrılır:</p>
<p>1- Bugün tabileri bulunan mezhebler: Hanefiyye, Şafüyye, Malikiyye, Hanbeliyye,  Caferiye, Zeydiye ve Zahiriyyedir. Bu sonuncusunun müntesibi pek az kalmıştır.  Hindistan taraflarında Zahiri mezhebine bağlanan pek az kimse vardır.</p>
<p>2- Tabileri kalmamış olanlar: Bugün tabi ve müntesibleri kalmamış ve fıkıh  tarihine geçmiş olan mezheblerin imamları şunlardır: Abdullah b. Şübrüme (v.h.  144), Abdurrahman el-Evzai (v. 157), Süfyan es-Sevri (v. 161), Muhammed b.  Abdurrahman b. Ebi Leyla (v. 148), İshak bin Rahuye (Raheveyh, v. 238), Ebu  Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (v. 310), Leys b. Sa&#8217;d (v.175), Müzeni (v.  264), Ebu Sevr İbrahim b. Halid Muhammed b. İshak b. Huzeyme (v. 311).</p>
<p><strong>Akaid mezheblerin muhtelif açılardan taksimi:</strong></p>
<p>A) Allah&#8217;ın sıfatları. Allah&#8217;ın sıfatlarını, zat-ı Bari ile kaim, hakiki ve  vücudi olarak kabul edenlere Sıfatiyye denilir. Ehl-i Sünnet mezheblerinin  hepsi, Hişâmiyye ve Kerramiye gibi. Yalnız Hişamiyye ve Kerramiyye Mücessime  (Allah&#8217;a cismiyet isnad edenler) ve Müşebbihe&#8217;den (Allah&#8217;ı başkalarına  benzetenlerden) idi.</p>
<p>Allah&#8217;ın zatından başka sıfatları yoktur, O&#8217;nun sıfatları zatının aynıdır,  zatının tealluk ettiği şeylere göre bir durumudur diyenler; Cehmiyye ve  Mu&#8217;tezile&#8217;dir. Bunlar, Allah bilir, âlimdir ama onun zâtına zaid hakiki bir ilim  sıfatı yoktur, zatının bilme hali (alimiyyet = biliciliği) vardır, derler.  Allah&#8217;ın sıfatlarını zatının aynı kabul edenlere, sıfatları nefy ettikleri için  &#8220;muattıla&#8221; denilir.</p>
<p>B) İmanın hakikatı konusunda mezhebler. İman edilecek konular mü&#8217;menün bih veya  imanın müteallakı denilir. Mü&#8217;menün bih, Hz. Peygamber&#8217;in Allah tarafından  getirip tebliğ etmiş olduğu kesinlikle bilinen esas ve hükümlerdir. Bunlara  zarurat-ı diniyye de denilir. Namaz kılmak, zinadan kaçınmak gibi zarurat-ı  diniyyenin neler olduğunda -bunlar hem subutu, hem de manaya delaleti kat&#8217;i  nasslar ile sabit olduğu için, küfre düşen mezhebler hariç- bütün İslâm  mezhebleri ittifak etmiştir. Mü&#8217;menun bihe inanmak keyfiyetine imanın hakikatı  denilir. İmanın hakikatı konusunda başlıca 5 mezheb vardır:</p>
<p>1- Cumhur-ı Muhakkikin. Bunlar Matüridiyye&#8217;nin çoğunluğu ve Eş&#8217;ariyye&#8217;nin bir  kısmıdır. Bunlara göre; irnan kalb ile tasdiktir. Mü&#8217;menün bihi kalbiyle kabul  edip doğrulamaktır. Bir kimseye diliyle ikrar, müslüman olduğunun bilinip ona  İslâm muamelesinin uygulanması için lazımdır.</p>
<p>2- Kavl-i Meşhurcular. Bunlar Şemsül-Eimmeti&#8217;s-Serahsi, Muhammed Pezdevi gibi  bir takım Hanefiyye fukahasına uyanlardır. Bunlara göre iman, kalb ile tasdik ve  dil ile ikrardır. Bunlar, &#8220;öldürülmek veya evinin yakılması korkusu gibi bir  mazereti olmadan diliyle de ikrar etmeyen, mü&#8217;min olmaz&#8221; diyenlerdir.</p>
<p>3- Hariciler, Mu&#8217;tezile, Zeydiyye. Bunlara göre, iman kalb ile tasdik, dil ile  ikrar, farzları ile ifa etmek ve haramlardan kaçınmaktır. Büyük günahına tevbe  etmeden ölen kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağına inandıkları için bu  mezheblere bağlı bulunan kimselere Va&#8217;idiyye de denilmiştir.</p>
<p>4- Kerramiyye. İman sadece dil ile ikrardır, diyenlerdir. Bu mezheb zamanla  ortadan kalkmıştır.</p>
<p>5- Mürcie. &#8220;İman Allah&#8217;ı bilmektir. Kâfire yaptığı iyilik fayda vermediği gibi  mü&#8217;mine de günah zarar vermez. Günahkâr mü&#8217;min cehenneme girmez, hasenâtı kabul  edilir, seyyiâtı affedilir&#8221; diyenlerdir. Böyle diyenlere, mezhebler tarihinde  &#8220;Mürcie-i ehl-i dalal&#8221; da denilir. Bu mezheb de zamanla yok olmuştur.</p>
<p>C- Kulun ihtiyarı ve kader konusunda çıkmış olan başlıca üç mezheb vardır.</p>
<p>1- Cebriyye: Kulun ihtiyar ve iradesinin olmadığını iddia edenlerdir.</p>
<p>2- Kaderiyye ve Mu&#8217;tezile: Kulun mutlak hür olduğunu ve işini kendisi dinleyip  yarattığını iddia edenlerdir.</p>
<p>3- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Kulun hür olduğunu kabul etmekle beraber kadere de  saygılı olan kimselerin mezhebidir.</p>
<p><strong>Muhiddin BAĞÇECİ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.iftarsahur.com/mezhep-nedir-231.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hanefi Mezhebi</title>
		<link>http://www.iftarsahur.com/hanefi-mezhebi-230.html</link>
		<comments>http://www.iftarsahur.com/hanefi-mezhebi-230.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 19:55:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.iftarsahur.com/hanefi-mezhebi.html</guid>
		<description><![CDATA[İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe&#8217;ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife&#8217;nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta&#8217;dır. Zûta, Irak ve İran&#8217;ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe&#8217;ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe&#8217;de Hz. Ali ile görüşmüştür Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe&#8217;de doğdu, varlıklı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe&#8217;ye izâfe edilen fıkıh ekolünün  adı. Ebû Hanife&#8217;nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise  Zûta&#8217;dır. Zûta, Irak ve İran&#8217;ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman  olmuş ve Kûfe&#8217;ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe&#8217;de Hz. Ali ile görüşmüştür</p>
<p>Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe&#8217;de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada  yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife&#8217;nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi  hâlindeydi. Çünkü Hz. Ömer (ö.23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve  Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok  sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe&#8217;ye fasih  Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes&#8217;ûd (ö. 32/652)&#8217;a  onlara ilim öğretmesi için göndermiş, &#8220;kendisine ihtiyacım olduğu halde  Abdullah&#8217;ı size göndermeyi tercih ettim&#8221; demiştir (İbnü&#8217;l-Kayyim,  İ&#8217;lâmü&#8217;l-Muvakkin, I, 16, 17, 20).<br />
<span id="more-230"></span>İbn Mes&#8217;ûd, Kûfe&#8217;nin kuruluşundan Hz. Osman&#8217;ın halifeliğinin sonlarına kadar  Kûfelilere Kur&#8217;ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve  hadis bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu  söylenir. Ayrıca Kûfe&#8217;de Sa&#8217;d b. Ebî Vakkas (ö. 55/675), Huzeyfe İbnü&#8217;l-Yemân  (ö. 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656), Ammâr b. Yâsir (ö.34/657), Muğîre b.  Şu&#8217;be (ö. 50/670), Ebû Mûsa-Eş&#8217;ar, (ö. 44/664) gibi. seçkin sahâbiler de  bulunuyordu (en-Neysâbûrî, Ma&#8217;rifetu Ulûmi&#8217;l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam,  Kahire 1937, s. 191, 192). Bunlar İbn Mes&#8217;ûd&#8217;a yardımcı oluyorlardı. Hz. Ali  Kûfe&#8217;ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş,</p>
<p>&#8220;Allah, İbn Mes&#8217;ûd&#8217;a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes&#8217;ûd&#8217;un  öğrencileri bu şehrin kandilleridir&#8221; demiştir (el-Kevserî, Fıkhu Ehli&#8217;l-Irak ve  Hadisühum, Nasbü&#8217;r-Râye mukaddimesi, I, 29, 30).</p>
<p>Mısır&#8217;a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî,  yalnız Kûfe&#8217;ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan  yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler.</p>
<p>Kûfe&#8217;de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye  ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681), el-Esved b.  Yezîd (ö. 75/694), Şurayh b. e1-Hâris (ö. 78/697), Mesrûk b. el-Ecda&#8217; (ö.  63/683), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714),  Âmiru&#8217;ş-Şa&#8217;bi (ö. 103/721), Said b. Cübeyr (ö. 95/714), Hammâd b. Ebî Süleyman  (ö. 120/738).</p>
<p>İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö.150/767) böyle bir ilim ortamında  yetişti. Ebû Hanife&#8217;nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b.  Ebî Süleyman vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b.  Mes&#8217;ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır. Hz. Ömer&#8217;in Irak  ekolüne etkisi tbn Mes&#8217;ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla  Iraklılara önderlik yapmıştır.</p>
<p>Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müctehidlerin  kullandığı ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı  olduğu için, bu konularda Hicaz&#8217;ın hadis malzemesi bütün şehirlerin  bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve  Medîne&#8217;yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan  vardı. Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî&#8217;nin (ö. 256/869)  hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî&#8217;nin (ö. 220/835) şu sözü Irak  yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir:  &#8220;Kûfe&#8217;ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli  bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis  yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) engel oldu. Kûfe&#8217;de Arapça&#8217;sı bozuk ve  hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık&#8221; (el-Kevserî, a.g.e.,I,  35, 36).</p>
<p><strong>Affân hakkında, İbnü&#8217;l Medinî;</strong></p>
<p>&#8220;Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı&#8221;; Ebû Hatîm ise; &#8220;imamdır,  sikâdır.&#8221; demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b.  Hanbel&#8217;in (ö. 241/855) Müsned&#8217;indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir.</p>
<p>Ebû Hanife Kûfe&#8217;de önce Kur&#8217;ân-ı hıfzetti. Sarf, nahiv, şür ve edebiyat öğrendi.  Kûfe, Basra ve bütün Irak&#8217;ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh  meselelerini öğrendi. Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile  ilim sahipleri arasında temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde Âmiru&#8217;ş-Şa&#8217;bî&#8217;nin  etkisi olmuştur. Numân, hacc seyahati sırasında, bizzat sahâbelerden hadis  dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer&#8217;in mevlâsı Nâfi&#8217; (ö.  117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis  dinlemiştir.</p>
<p>Hocası Hammâd&#8217;ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun vefâtıyla  boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife&#8217;nin ders ve fetvâ vermedeki  usûlü, rivâyet ve anânecilerin sema&#8217; (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders  halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği  düzenli fıkıh dersleri. b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular  (istiftâ). Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanife  meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve  onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin  incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve  ictihadlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve  sıra Ebû Hanife&#8217;ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi  delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar  verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece  veciz cümlelerle, bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri  daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb, Tarihu Bağdâd XI, 307 vd.;  el-Kevserî a.g.e., I, 36 vd.). Ebû Hanife&#8217;nin bu ilim halkalarında İslâm&#8217;ın  bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni  baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre tasnîf edilip tedvîn  edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru&#8217;r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b.  Hasen eş-Şeybânî&#8217;dir. (ö.189/805). eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû  Hanîfe&#8217;nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû  Yusuf&#8217;un yanında tamamlamıştır. Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir:  &#8220;İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var, onlardan yirmisekizi kadılık,  altısı müftîlik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar  (el-Bezzâzî, Menâkıb, II, 125). Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer&#8217;dir&#8221;</p>
<p>Zâhiru&#8217;r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür  yoluyla nakledilmiştir. Bunlar; &#8221; el-Asl (veya el-Mebsût)&#8221;, &#8220;el-Câmiu&#8217;s-Sağîr&#8221;,  &#8221; el-Câmiu&#8217;l-Kebîr&#8221; &#8221; es-Siyeru&#8217;s-Sağîr&#8221;, &#8220;es-siyeru&#8217;l-Kebîr&#8221; ve &#8220;ez-Ziyâdât&#8221;  adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara  &#8220;Mesâil-i usûl&#8221;de denilmiştir. Zâhiru&#8217;r-Rivaye&#8217;de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam  Muhammed&#8217;in görüşleri toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh  meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır. Bu altı kitap metinlerinde  kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ  meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife&#8217;nin sözü ve uslûbu olarak  bakılabilir.</p>
<p>Zâhiru&#8217;r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö.  334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını  almıştır. Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini  öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı, bir buçuk asır kadar sonra  Şemsü&#8217;l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût  isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır.</p>
<p>Ebû Hanife&#8217;nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid  ve kelâm konularına âittir. el-Fıkhu&#8217;l-Ekber, Kitâbü&#8217;l-Âlim ve&#8217;l-Müteallim,  Kitâbü&#8217;r-Risâle, beş tane el-Haşiyye kitabı, el-Kasidetü&#8217;n-Nu&#8217;mâniyye,  Ma&#8217;rifetü&#8217;l-Mezâhib, Müsnedü&#8217;l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet, nüsha ve  şerhleri için bk., Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, &#8221; Ebû  Hanife &#8220;, İA, IV, 26, 27).</p>
<p>Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi  müctehidleridir. Ebû Yûsuf, mal, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü&#8217;l-Harâc  adlı eserini yazmış, hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında  yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında  &#8220;kâdıu&#8217;l-kudât (baş kadı)&#8221; olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması  yolunu açmıştır.</p>
<p>es-Serahsî&#8217;nin, el-Mebsût&#8217;undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren  te&#8217;lifler devam etmiştir. el-Kâsânî&#8217;nin (ö. 587/1191) Bedâyiu&#8217;s-Sanayi&#8217; fi  Tertîbi&#8217;ş-Şerâyî&#8217; adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha  sonraki önemli te&#8217;lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı. el-Merginânî&#8217;nin (ö.  593/1197) el-Hidvye adlı eseri. Bunun başlıca şehrleri İbnü&#8217;l-Hümâm&#8217;ın (ö.  861/1457) Fethu&#8217;l-Kadîr, es Siğnakı&#8217;nin (te&#8217;lif: 700/1300) en-Nihâye,  el-Bâbertî&#8217;nin (ö. 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî&#8217;nin (ö. VIII/XIV. asır)  el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi&#8217;nin (ö. 710/1310) Kenzü&#8217;d-Dekâik&#8217;i sonraki  önemli te&#8217;liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla  şerhedilmiştir. Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî&#8217;nin (ö. 743/1342)  Tebyînü&#8217;l-Hakâik&#8217;i ile İbn Nüceym el-Mısrî&#8217;nin (ö. 970/1562) el-Bahru&#8217;r-Râik  adlı eserlerdir. Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla  Hürsev&#8217;in (ö. 885/1480) ed-Dürer&#8217;i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları  tarafından yazılan şerhler, el-Halebî&#8217;nin (ö. 956/1549) el-Mülteka&#8217;l-Ebhur&#8217;u ile  bunun Şeyhzâde (ö.1078/1667) tarafından te&#8217;lif edilen Mecmau&#8217;l-Enhur adlı şerhi.  Timurtâşî&#8217;nin (ö.1004/1595) Tenvîru&#8217;l-Ebsâr&#8217;ı ile el-Haskefî&#8217;nin (ö. 1088/1677)  ed-Dürrü&#8217;l-Muhtâr&#8217;ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından  yazılan Reddü&#8217;l-Muhtâr ale&#8217;d-Dürri&#8217;l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli  eserlerdendir. Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir  komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle  medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle, şahıs,  aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh  ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır. Mecelle&#8217;nin şerhleri arasında; Ali Haydar  Efendi&#8217;nin (ö.1355/1936) Düraru&#8217;l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes&#8217;ud Efendi&#8217;nin  (ö. 1310/1893) Arapça Mir&#8217;ât-ı Mecelle&#8217;si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde  Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen  el-Ahkâmü&#8217;ş-Şer&#8217;iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun  mecelleleridir.</p>
<p>Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip  ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: &#8220;Allah&#8217;ın kitabındakini alır kabul ederim.  Onda bulamazsam Rasûlullah&#8217;ın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel  ederim. Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim kimsenin re&#8217;yini alırım.  Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa&#8217;bî, el-Hasenü&#8217;l-Basrî ve Atâ&#8217;ya gelince, ben  de onlar gibi ictihad ederim&#8221; (el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb,  s. 20-21). Ebû Hanife fıkhı; &#8220;kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü  tanımak&#8221; diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap, sünnet, icmâ ve kıyas  delillerinden birisine bağlar. Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur&#8217;ân âyetleri  ile karşılaştırılır. Âyetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde bir şey varsa  ona bağlı olarak çözülürdü. Kur&#8217;ân&#8217;da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur.  Ancak Hanefilerin sünnetin Hz. Peygamber&#8217;e dayanmasını tâyin hususunda özel  metotları vardır. Bu usûle göre, her an&#8217;ane bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir ve  meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye  tâbi tutulur.</p>
<p>Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir  (sika), fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde  bulunmaması şartıyla kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre&#8217;nin (ö. 58/677) rivâyet  ettiği; &#8220;Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere, onu  yedi defa yıkasın&#8221; (Buhârî, Vüdû&#8217;, 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93) hadîsini  Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir  kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu durum hadîsi rivâyet bakımından  zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre&#8217;ye isnadını bile şüpheli bir duruma  sokmaktadır. <strong>Ebû Hanife&#8217;nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri  şöylece özetlemek mümkündür:</strong></p>
<p>a) Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde  edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla  çatışırsa, iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber  terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber &#8220;şâz&#8221; sayılır.</p>
<p>b) Âhâd haber Kur&#8217;ân&#8217;ın genel ifadesine (âmm&#8217;e) veya Kur&#8217;ân&#8217;da bulunan bir lâfza  (zâhir anlama) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitap&#8217;la amel edilir. Burada  da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır. Çünkü Kur&#8217;ân&#8217;ın sübûtu  kat&#8217;îdir. Ebû Hanîfe&#8217;ye göre, delâlet bakımından Kur&#8217;ân&#8217;ın zâhirleri ve genel  ifadeleri kesindir. Haber, Kur&#8217;ân&#8217;ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun  mücmel&#8217;ini beyan ederse, bu haber kabul edilir. Bu, âhâd haberler Kur&#8217;ân&#8217;da  olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez.</p>
<p>c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur sünnet  esas alınır.</p>
<p>d) Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse, râvisi daha  bilgili ve fakîh olan tercih edilir.</p>
<p>d) İki haberden birisinde, senet veya metin bakımından fazlalık varsa, ihtiyat  yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez.</p>
<p>e) Âhâd haberle, kaçınılması imkansız olan &#8220;umumî belvâ&#8221;, yanı sık sık vukû  bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi  durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir.</p>
<p>f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkid ve  ta&#8217;n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde  tutması, haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi;  şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa,  ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin  alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M. Zahid el-Kevserî, a.g.e., I, 27, 28)  Aynı Müellif; Te&#8217;nîbü&#8217;l-Hatîb,1361 Kahire, s. 152-154).</p>
<p>Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber&#8217;e  ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı&#8217; hadis denir.  Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam  Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder. Yalnız hadîsi rivâyet eden  râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden  daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm&#8217;ın ilk devirlerinde mürsel  hadislerle amel edilmiştir. Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922), &#8220;mürsel  haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir  bid&#8217;attır&#8221; demiştir. Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel  hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî, Ezân, 95;  Ebû Zehra, Usûlü&#8217;l-Fıkh, s. 111).</p>
<p>Ebû Hanife&#8217;nın az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya  hadislere muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler,  mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen  kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde, Hz. Peygamber şöyle  buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler,  Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar, kitap, sünnet  ve sahâbilerin hükümleri gibi nass&#8217;ların kaynaklarını araştırmada son derece  titizlik göstermişler; nass&#8217;a dayanan ve kabule lâyık görülen, birbirine benzer  meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında  toplamışlardır. Tarafsız âlimlerin incelemesini göre, Ebû Hanife&#8217;nin ictihad  şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında  bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır.  Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu  hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana,  mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm, el-İhkâm fi  Usüli&#8217;l-Ahkâm, Nşr. A.M. Şakir Mısır (t.y.), s. 929; el-Kevserî, Te&#8217;nîb, s. 152;  Mekkî, Menâkıb, II, 96).</p>
<p>Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında  Kur&#8217;ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak  illet dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir.  Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa  başvurulmuştu. Ebû Hanife&#8217;nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak ve  henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü&#8217;l-Kayyim,  İ&#8217;lâmü&#8217;l-Muvakkıîn, l, 77, 227).</p>
<p>Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû&#8217;l-Hasen el-Kerhî (ö.  340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: &#8220;Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir  husustan dolayı, bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme  başvurmasıdır&#8221; (Ebû Zehra, a.g.e., s. 262). İmam Mâlik; &#8220;İstihsan ilmin onda  dokuzudur&#8221; derken; İmam Şafiî, istihsanı şer&#8217;i bir delil saymamı ve onu &#8221; Bir  kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır&#8221;sözleriyle  reddetmiştir. Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, &#8220;Kitâbü İbtâli&#8217;l-İstihsân&#8221; başlıklı  bir bölüm ayırarak, istihsâna hücum etmiştir (bk. el-Ümm, VII,267-277). İbn  Hazm&#8217;a göre istihsan; &#8220;Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir&#8221; (İbn  Hazm el-İhkâm, s. 22; İbn Hazm İbtâlü&#8217;l-Kıyâs, s. 5-6)</p>
<p>Ancak hiçbir İslâm hukukçusu, bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde  anlamamışlardır. Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte  bulunmuşlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda  istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri  deliller, doğru bulunursa, bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M.  Ebû Zehra, Usûlü&#8217;l-Fıkh, s. 270 vd.)</p>
<p>el-Kevserî&#8217;nin, Ebû Bekir er-Râzi&#8217;den (ö. 370/980) nakline göre, istihsan iki  alanda cereyan eder. a) İctihad ve re&#8217;yimize bırakılmış miktarların miktar ve  tespitinde re&#8217;yimizi kullanmak. Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava  karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi. b) Daha kuvvetli bir  delilden dolayı kıyası terketmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar:  &#8220;Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi  zayıftır. Buna &#8220;kıyas&#8221; adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir.  Buna da &#8220;İstihsân&#8221; adı verilir, yani &#8220;kıyas-ı müstahsen&#8221; denilir. Bunlarda  tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir&#8221; (es-Serahsî,  el-Mebsût, X, 145; el-Kevserî a.g.e., I, 24-27).</p>
<p>Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı hayvanların etleri  haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde yırtıcı  kuşların da hem etleri, hem de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın bir  sonucudur. İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir  sonuca ulaşılır. Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı  için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir.  Yırtıcı kuşlar ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas  etmez. Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna  göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez, ancak ihtiyat  bakımından böyle bir suya mekruh denilir.</p>
<p>Bazan şer&#8217;i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir.  Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, fakat bu kimsenin  orucunu bozulmayacağına dair Hz. Peygamber&#8217;den rivâyet edilen bir hadis (Buharî,  Savm, 26; Müslim, Sıyam,171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir. Yine namazda  kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle  abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir. (Zeylaî, Nasbu&#8217;r-Raye, I, 47). İstisnâ&#8217;  (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut  olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken, her devirde bu türlü  akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ&#8217; veya örf teşekkül  etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazan zarûret yüzünden kıyas  terkedilerek istihsan yapılır. Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat,  hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur. Burada,  &#8220;zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar&#8221; kaidesi uygulanır. Yukarıdaki  örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass&#8217;a, ya  kıyasa, ya icmâ&#8217;a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu temele dayanan istihsânı,  başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî&#8217;nin  itirazları belki, sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir. Çünkü  örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında  ihtilâflıdır (bk. eş-Şâfiî, el-Ümm, VII, 267 vd.; el-Kevserî, a.g.e., I, 23-27;  es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; es-Serahsî, el-Usûl, II, 201; Ebû Zehra,  Usûlü&#8217;l-Fıkh, s. 263-273).</p>
<p>Hanefî mezhebi Irak&#8217;ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh  mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve  Mâverâunnehir&#8217;de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu  bu ülkelere mensuptur. Mağrib&#8217;te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber  bulunuyorlardı. Sicilya&#8217;da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi  mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden  gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan  yerlere bile, İstanbul&#8217;dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi,  mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus&#8217;ta olduğu gibi).  Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya  ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri&#8221;, Arnavutluk,  Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak  Halefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen&#8217;in, Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı  da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473 vd.).</p>
<p><strong>Hamdi DÖNDÜREN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.iftarsahur.com/hanefi-mezhebi-230.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şafii Mezhebi</title>
		<link>http://www.iftarsahur.com/safii-mezhebi-229.html</link>
		<comments>http://www.iftarsahur.com/safii-mezhebi-229.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 19:54:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.iftarsahur.com/safii-mezhebi.html</guid>
		<description><![CDATA[İmam Şafiî (ö. 204/819)&#8217;ye nispet edilen fıkıh ekolü. Şafiî&#8217;nin künyesi, Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b. Abbas b. Osman b. Şâfi&#8217; olup H. 150&#8242;de Gazze&#8217;de doğmuştur. Hz. Peygamber&#8217;in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf&#8217;ın dokuzuncu göbekten torunudur. İmam Şafiî&#8217;nin doğum yılı Ebû Hanîfe&#8217;nin (ö. 150/767) vefat yılına rastlar. Babası İdris bir iş için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İmam Şafiî (ö. 204/819)&#8217;ye nispet edilen fıkıh ekolü. Şafiî&#8217;nin künyesi,</p>
<p>Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b. Abbas b. Osman  b. Şâfi&#8217; olup H. 150&#8242;de Gazze&#8217;de doğmuştur. Hz. Peygamber&#8217;in dördüncü batından  dedesi Abdu Menâf&#8217;ın dokuzuncu göbekten torunudur. İmam Şafiî&#8217;nin doğum yılı Ebû  Hanîfe&#8217;nin (ö. 150/767) vefat yılına rastlar.</p>
<p>Babası İdris bir iş için Filistin&#8217;deki Gazze&#8217;ye gitmiş ve orada iken vefat  etmişti. Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke&#8217;ye  getirdi. Küçük yaşta Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i hıfzetti. Fasih Arapça konuşan Huzeyl  kabilesi arasında şiir ve edeb öğrendi. Sonra Mekke müftîsi Müslim b. Hâlid  ez-Zenâ&#8217;den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi. O zaman on beş  yaşlarında idi. Bundan sonra Medine&#8217;ye gitti. Orada müctehid İmam Mâlik b. Enes  (ö. 179/795) fıkıhta üstad idi. Mâlik, kendi eseri olan el-Muvatta&#8217;ı, İmam  Şafiî&#8217;nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti. İmam Şafiî, Süfyan  b. Uyeyne, Fudayl b. Iyâz&#8217;dan, amcası Muhammed b. Şâfi&#8217; ve başkalarından hadis  rivayet etti.<br />
<span id="more-229"></span>Muhammed b. el-Hasan&#8217;dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı. Onunla fıkhî  konularda münazaralarda bulundu. 187 H.&#8217;de Mekke&#8217;de, 195 H. de Bağdâd&#8217;ta Ahmed  b. Hanbel (ö. 241/855) ile görüştü. Böylece Hanbelî fıkhına, usûlüne, nâsih ve  mensûh konusuna muttali oldu. Sonra Bağdad&#8217;ta &#8220;İmam Şafiî&#8217;nin eski mezhebi&#8221;  denilen görüşlerini ortaya koydu. 200 H.de Mısır&#8217;a geçti ve &#8220;Yeni Mezheb&#8221;  denilen görüşlerini tasnif etti. Orada iken 204/819&#8242;da vefat ederek Karafe  denilen yere defnedildi.</p>
<p>İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda &#8220;erRisâle&#8221; yi  yazmıştır. el-Hucce isimli eseri Irak&#8217;taki, &#8220;el-Ümm&#8221; ise Mısır&#8217;daki görüşlerini  kapsar.</p>
<p>İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müctehid olup, fıkıh, hadis ve usûlde imamdı. O,  Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi. Ahmed b. Hanbel onun  hakkında; &#8220;Şafiî, Allah&#8217;ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en  fakihi idi&#8221; demiştir. (Vehbe ez-Zühaylı, el-Fıkhu&#8217;l-İslâmi ve Edilletüh, Dimask  1405/1985, I, 36,37).</p>
<p><strong>Şafiî Mezhebinin Usûlü</strong></p>
<p>Delil olarak Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas&#8217;a dayanır. Şafiî, Hanefi ve  Malikîlerin aldığı &#8220;İstihsan&#8221;ı reddeder ve &#8220;kim istihsan yaparsa kendisi şeriat  koymuş olur&#8221; derdi. Masâlih-i Mürsele&#8217;yi ve Medinelilerin amelini delil almayı  da reddederdi. Bağdad&#8217;lılar ona &#8220;Sünnetin Yardımcısı&#8221; lakabını vermişlerdi.</p>
<p>İmam Şafiî&#8217;nin &#8220;eski mezhebi&#8221;ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı rivayet  etmiştir. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Za&#8217;ferânî ve Kerâbîsî&#8217;dir. el-Ümm&#8217;de  yer alan &#8220;yeni mezhebi&#8221;ni şu Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî,  el-Buveytî, er-Rabîu&#8217;l-Ceyzî, er-Rabî&#8217; b. Süleymân ve başkaları. Şafiîlerde  fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir. Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden  rucû&#8217; etmiş ve &#8220;Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem&#8221;  demiştir. Ancak basit on beş kadar mesele bundan müstesnadır. Diğer yandan İmam  Şafiî&#8217;nin; &#8220;Hadis sahih olunca, benim mezhebim odur. Böyle bir durumda, hadisle  çatışan bana ait sözü duvara çarpın&#8221; (ez-Zühaylî, a.g.e., 1, 37; Muhammed Ebû  Zehra, Kitabü&#8217;ş- Şafiî, 149 vd.) dediği bildirilir.</p>
<p><strong>Şafiî&#8217;nin Fıkıh Usûlünü Tedvini</strong></p>
<p>Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fürû şer&#8217;î problemleri çözmede  sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu. İlk müctehid  imamların devrinde de sözlü olarak nesih kaideleri, mutlak, mukayyed, umum,  husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu. Ancak bunlar  tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti. İşte İmam Şafiî ilk  olarak ûsul konularını kaleme alarak &#8220;er-Risâle&#8221;sini meydana getirdi. Çünkü  Şafiî, sahabe, tâbiîn ve kendinden önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden  fıkıh servetini hazır bulmuş, İmam Mâlik&#8217;ten aldığı Medine fıkhı ile İmam  Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir.  Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği için, fıkıhtaki bu  sağlam alt yapı sebebiyle, fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini  kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir.</p>
<p>Mezheplerde fıkhın, usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık yoktur.  Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır. Usûl ise bir metot ilmi olup, mantık gibi,  aklın doğru ile yanlışı ayırdetme niteliği gibi doğuştan vardır. Aynı konuda  birbiri ile çelişen iki âyet olunca, sonra inenin öncekini neshetmesi, genel  hükmün özel hükümle sınırlandırılması gibi.</p>
<p>Şafiî, dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş, Kur&#8217;an&#8217;ın  tercümanı olarak bilinen Abdullah b. Abbas&#8217;ın ilminin nakledildiği Mekke&#8217;de  yetiştiği için nesih konusunu öğrenmiştir.</p>
<p>Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir. Çünkü bunların usûle  dair çalışmaları tamamen teoriktir. Mezhep gayreti onların metodunu  etkilememiştir. Meselâ; Şafiî, sükûtî icmaı kabul etmez. el-Âmidî (ö. 631/1233)  ise Şafiî mezhebinden olduğu halde &#8220;el-İhkâm&#8221; adlı eserinde sükûtî icmaı tercih  eder (el-Âmidı, el-İhkâmî Usûli&#8217;l-Ahkâm, Kahire (t.y), I, 265). Bu usûl, kelâm  ilminin metot ve konusundan istifade ettiği, felsefi ve mantıkî yönleri  bulunduğu için &#8220;mütekellimlerin metodu&#8221; olarak nitelenmiştir. Meselâ; kelâm  konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği, peygamberlerin  peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (ma&#8217;sûm) olup olmadığı ve benzeri  konular da tartışılmıştır.</p>
<p>Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve en önemli eserlerin üç  tanesi şunlardır. 1) Mu&#8217;tezile ekolünden Ebu&#8217;l-Hüseyn Muhammed b. Alî  el-Basrî&#8217;nin (ö.463/1071) Kitâbü&#8217;l-Mu&#8217;temed&#8217;i,� 2) Şafiî ekolünden  İmâmü&#8217;l-Haremeyn el-Cüveynî&#8217;nin (ö.487/1085) &#8220;Kitâbü&#8217;l-Bürhân&#8221;ı, 3), İmam  el-Gazzalî&#8217;nin (ö.505/1111) &#8220;el-Mustasfâ&#8221;sı.</p>
<p>Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak  eserine &#8220;el-Mahsal &#8221; adını vermiştir. Seyfüddin el-Âmidi&#8217;nin (ö. 631/1233)  &#8220;el-İhkâm&#8221; adlı eseri de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir. Daha  sonra el-Mahsûl&#8217;ü, Siracüddin el-Urmevî (ö.682/1283) &#8220;et-Tahsîl&#8221;, Tâcüddîn  el-Urmevî (ö. 656/1258) ise &#8220;el-Hâsıl &#8221; adlı kitaplarında özetlediler.  Sihâbuddîn el-Karafi (ö.684/1285) bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel  bilgi ve kuralları alarak bunları &#8220;et-Tenkihât&#8221; adını verdiği küçük bir eserde  topladı. Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî (ö.685/1286) de bunun bir benzerini yaptı.</p>
<p>el-Âmidî&#8217;nin el-İhkâm&#8217;ını ise İbn Hâcib (ö. 846/1442) &#8220;Müntehâ &#8216;s-Sül ve&#8217;l-Emel&#8221;  adlı kitabında, bunu da &#8220;Muhtasaru&#8217;l-Müntehâ&#8221; isimli eserinde özetledi. Daha  sonra bu özet eserleri bunlara yazılan şerhler izledi.</p>
<p><strong>Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklar</strong></p>
<p>İmam Şafiî ictihadlarını dayandırdığı delilleri &#8220;el-Ümm&#8221;de şöyle belirlemiştir:  &#8220;İlim çeşitli derecelere ayrılır. Birincisi, Kitap ve sabit olan Sünnettir.  İkincisi, Kitap ve Sünnet&#8217;te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ&#8217;dır. Üçüncüsü  bazı sahabîlerin sözleridir. Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki  bulunmamalıdır. Dördüncüsü, ashab-ı kiram arasında ihtilaflı kalan sözlerdir.  Beşincisi, Kıyas&#8217;tır. Bu da temelde Kitap ve Sünnet&#8217;e dayanır. İşte ilim bu  derecelerden en üst olanından elde edilir&#8221; (eş-Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325,  VII, 246).</p>
<p>Buna göre, Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak  kabul etmektedir. Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve  bunlara aykırı olamaz. Şafiî, Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil  kabul eder. Çünkü Sünnet Kur&#8217;an&#8217;ın beyanını tamamlar, kısa anlatımlarını  (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı inceliklerini açıklar.  Buna göre, Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından  açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir. Birçok sahabîler de hadise bu gözle  bakıyordu.</p>
<p>Ancak bu durum, İmam Şafiî&#8217;nin Sünneti her yönden Kur&#8217;an&#8217;a denk saydığı anlamına  gelmez. Çünkü her şeyden önce Kur&#8217;an Allah kelâmı, Sünnet Hz. Peygamber&#8217;in söz,  fiil ve takrirleridir. Kur&#8217;an ibadet amacıyla okunur, Sünnet bu maksatla  okunmaz. Kur&#8217;an tevatür yoluyla sabittir. Sünnetin önemli bir bölümü tevatüre  dayanmaz. İmam Şafiî&#8217;ye göre Sünnet Kur&#8217;an&#8217;ın dalı mesabesindedir. Bu yüzden  gücünü Kur&#8217;an&#8217;dan alır, onu destekler ve tamamlar. Bu bakımdan açıklayanla  açıklanan birbirine denk olmalıdır. Ancak bunun için, Sünnet sağlam olmalıdır.  Bu yüzden, Ahâd ve Mürsel hadisler, birinciler kadar kuvvetli değildir. Diğer  yandan Şafiî, inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur&#8217;an derecesinde  olmadığını açıkça ifade etmiştir (M. Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Fıkhı Mezhepler Tarihi,  Terc. Abdülkadir Şener, İstanbul 1978, s. 336, 337)</p>
<p><strong>Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil Alması</strong></p>
<p>Bir, iki veya daha fazla sahabî tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin  şartlarını taşımayan haberlere &#8220;âhâd hadis&#8221; denir. Hanefiler, senedinde kopukluk  olmayan hadisleri mütevatir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar. Diğer  çoğunluk müctehidlere göre ise, Sünnet, mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir.  Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp âhâd sünnet kabilindendir.  Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır.  Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garîb, azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır.  Garîb; her üç tabakada veya herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir.  Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından rivayet edilen veya diğer  tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı  iki olan hadistir. Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi  tarafından rivayet edilen hadistir.</p>
<p>İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz  olmasını yeterli görür. O, Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması,  rivayet ettiği hadisle amel etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi, İmam  Mâlik&#8217;in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi gibi şartları  öngörmez.</p>
<p><strong>İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini şu  delillerle ortaya koymuştur:</strong></p>
<p>1. Hz. Peygamber, İslâm&#8217;a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek elçiler  göndermiştir. Bu elçilere, sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı  çıkan olmamıştır.</p>
<p>2. Mal, can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar  verilmektedir (bk. el-Bakara,2/282). Halbuki iki kişi tevatür sayısında  değildir.</p>
<p>3. Hz. Peygamber, kendisinden hadis işitenlere, bir kişi bile olsa bunu  başkasına rivayet etme izni vermiş, hatta buna özendirmiştir. Hadiste şöyle  buyurulur: &#8220;Allah Teâlâ benden bir söz işitip bunu başkalarına tebliğ edeni  nurlandırsın&#8221; (Tirmizi, İlim, 7; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 18;  Menâsik, 46; Ahmed b. Hanbel, I, 437,V,183). Diğer yandan Vedâ haccı sırasında  irad edilen hutbede de; hazır bulunanların, bulunmayanlara tebliğ etmesi,  kendisine tebliğ ulaşanların, hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının  mümkün olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Alim, 9, 10, 37; Hacc, 132, Sayd, 8;  Edâhî, 5; Megâzî, 51; Fiten, 8; Tevhid, 24; Müslim, Hacc, 446; Kasâme, 29,30;  Ebû Dâvud, Tatavvu&#8217;, 10; Tirmizî, Hacc, 1; Nesâî, Hacc, 111).</p>
<p>4. Sahabîler Hz. Peygamber&#8217;in hadislerini, birbirinden tek tek rivayet etmişler,  birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır (Ebû Zehra, a.g.e., 339,  340).</p>
<p><strong>İmam Şafiî&#8217;nin Mürsel Hadisi Delil Alışı</strong></p>
<p>Senedinde kopukluk olan hadise &#8220;Mürsel Hadis&#8221; denir. Tabiînden olan birisinin  sahabeyi; tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak  doğrudan Hz. Peygamber&#8217;den işitmiş gibi hadis nakletmeleri halinde bu çeşit  hadis söz konusu olur. Ebû Hanife ve İmam Mâlik, bu çeşit hadisleri, rivayet  eden râvi güvenilir olursa, başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler.</p>
<p>İmam Şafiî ise mürsel hadisi, bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b.  el-Müseyyeb ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabî ile görüşen  bir tabiî ise kabul eder. <strong>Ayrıca hadisin şu nitelikleri taşımasını da şart  koşar:</strong></p>
<p>1. Mürsel hadisi, senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir.</p>
<p>2. Mürseli, ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis  desteklemelidir.</p>
<p>3.Mürsel hadis, bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir.</p>
<p>4. İlim ehli, mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır.</p>
<p>Ancak mürsel hadisle, senedi tam olan hadis çakışırsa, bu sonuncusu tercih  edilir (M. Ebû Zehra, Usûlü&#8217;lFıkh, Dâru&#8217;l-Fikri&#8217;l-Arabî tab&#8217; 1377/1958, ts.,  111,112).</p>
<p>Uygulamadan örnek: Hz. Âişe (ö. 58/677)&#8217;den şöyle dediği rivayet edilmiştir:  &#8220;Hafsa&#8217;ya bir yiyecek hediye edildi. O sırada ikimiz de oruçlu idik. Bu  yiyecekle orucumuzu bozduk. Sonra Rasûlüllah (s.a.s) yanımıza girdi. Ona durumu  anlattık. Allah&#8217;ın Rasûlü şöyle buyurdu: &#8220;Zararı yok, onun yerine başka bir gün  oruç tutun&#8221;. Bu hadis mürseldir. Çünkü ez-Zuhrî (ö. 124/741) bunu Hz. Âişe&#8217;den  rivayet etmiş, halbuki onu bizzat Hz. Âişe&#8217;den duymamış, Urve b. ez-Zübeyr&#8217;den  duymuştur (eş-,Sevkânî, Neylü&#8217;l-Evtâr, IV, 319). İmam Şafiî bu yüzden mürsel  olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin, orucu bozması hâlinde,  başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler.</p>
<p>Diğer yandan yine ez-Zührî&#8217;nin rivayet ettiği; &#8220;Rehin bırakan kişi borcunu  ödemeyince, rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz. Rehnedilen  şeyin menfaat ve hasan rehnedene aittir&#8221; (İbn Mâce, Rûhûn, 3; Zeylaî,  Nasbu&#8217;r-Râye, IV, 319-321) hadisini ise, ravisi Said b. el-Müseyyeb meşhur  olduğu için kabul eder. Buna göre, rehin, rehin alanın yanında bir emanet  hükmündedir. Onun korunması konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan  rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz  (Zekiyüddin Şa&#8217;ban, Usûlü&#8217;l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990,  80,81).</p>
<p><strong>Şafiî&#8217;nin Sükûtî İcma&#8217;ı Delil Almayışı</strong></p>
<p>İcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır. Birincinin delil oluşunda bir görüş  ayrılığı yoktur. Sükûtî icma&#8217;; şer&#8217;i bir meselede bir veya birkaç müctehidin  görüş belirttikten sonra, bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müctehidlerin  açık şekilde bir katılma veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır.  Mâlikîlere ve son görüşünde İmam Şafiî&#8217;ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz. Çünkü  müctehidlerin bir konuda susması, onların açıklanan görüşe katıldıklarını  gösterebileceği gibi, başka bir nedene de dayanabilir. Henüz o mesele ile ilgili  ictihadî bir kanaate varmamış olması, görüşünü açıklayan müctehidden çekinmesi  veya görüşünü açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması  susma nedenleri arasında olabilir. Kısaca, ittifak gerçekleşmedikçe icma&#8217;ın  varlığından söz edilemez. Şâfiîlerden sükûti icma&#8217;ı kabul eden el-Âmîdi de buna  &#8220;zanni delil&#8221; deyimini kullanır (M. Ebû Zehra, eş-Şafiî, Terc. Osman Keskioğlu,  Ankara 1969, s. 252 vd.).</p>
<p><strong>Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkması</strong></p>
<p>İstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde  verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass, icmâ, zarûret, gizli kıyas, örf  veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm  vermesidir.</p>
<p>İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda &#8220;İbtalu&#8217;l-İstiksan&#8221; adlı bir  risale yazmıştır. Bu eserde şöyle der: &#8220;Allah&#8217;ın, Rasûlünün ve Müslümanlar  topluluğunun hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki, hâkim veya  müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı bir delille hüküm ve fetva vermesi  caiz olur. Bu da Kitap, Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak  söyledikleri bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur.  İstihsan ile fetva verilmez. İstihsan bağlayıcı olmaz, o bu anlamlardan birisini  de taşımaz&#8221;. Şâfiî&#8217;nin &#8220;Cimâu&#8217;l-İlm&#8221; &#8220;er Risâle&#8221; veya el-Ümm&#8221; kitabında da bu  sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür.</p>
<p>Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış, Mâlikîler de bu konuda onları  izlemiştir.</p>
<p><strong>İmam Şâfiî ise &#8220;İstihsan yapan kendi başına din koymuş olur&#8221; diyerek şu  delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:</strong></p>
<p>1. Şer&#8217;î hükümler ya doğrudan nass&#8217;a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass&#8217;a  dayanır. İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz. Aksi  halde Cenab-ı Hakkın bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu, &#8220;İnsan  başıboş bırakıldığını mı sanır?� (el-Kıyâme, 75/36) âyeti ile çelişir.</p>
<p>2. Kur&#8217;an&#8217;da Allah ve Rasûlüne itaat emredilmekte, nefsî isteklere uyulması  yasaklanmakta ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması  istenmektedir (en-Nisâ, 4/59)</p>
<p>3. Hz. Peygamber istihsan ile fetva vermez, hevasından konuşmazdı. Nitekim  eşine; &#8220;Sen bana anamın sırtı gibisin&#8221; diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş,  &#8220;Zıhâr&#8221; âyeti (el-Mücâdele, 58/1-4) gelinceye kadar beklemiştir.</p>
<p>4. Hz. Peygamber, kendi kanaatlerine göre, bir ağaca sığınan bir müşriki öldüren  sahabîleri, yine öldürülme korkusuyla &#8220;Lâ ilâhe illallah&#8221; diyen şahsı öldüren  Usâme (r.a)&#8217;ın bu davranışını uygun görmemiştir.</p>
<p>5. İstihsanın bir kuralı, hak ile bâtılı karşılaştıracak bir ölçüsü yoktur.  Serbest bırakılırsa, aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar.</p>
<p>6. Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa, Kitap ve Sünnet  bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu (eş-Şâfiî, el-Ümm,  VI, 303, VII, 271 vd.; Ebû Zehra, Usûlü&#8217;l-Fıkh, 271 vd.).</p>
<p>Ancak burada İmam Şâfii&#8217;nin reddettiği istihsanı şer&#8217;î bir delile dayanmaksızın,  şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek  gerekir. Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir.  Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan yapabilmek için o meselenin şer&#8217;î bir  mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması şarttır:</p>
<p>1. Nass&#8217;a dayalı istihsan. Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı yasaklandığı  halde (Ebû Davud, Büyü&#8217;, 70), para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin  verilmiştir (Ebû Dâvud, Büyü&#8217;, 57). İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas  terkedilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir.</p>
<p>2. İcma&#8217;ya dayalı istihsan. Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına gelen  istisnâ akdi icmâa dayanır. Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin  olmamıştır.</p>
<p>3. Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan. Pislenen kuyunun, bir kısım suyun  çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi (İbnü&#8217;l-Hümâm, Fethu&#8217;lKadîr, I, 67  vd.; İbn Âbidîn, Reddü&#8217;lMuhtâr, I, 147 vd).</p>
<p>4. Gizli kıyasa dayalı istihsan. Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt  konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez.  Bu konuda vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas, kiraya kıyası ise gizli  kıyastır. Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek, irtifak (su içme, su  alma, geçit gibi) haklarının vakıf kapsamına girmesi esası benimsenmiştir  (Zekiyüddin Şa&#8217;ban, Usûlü&#8217;l-Fıkh, 168).</p>
<p>5. Örfe dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması gerekir. Bu da  vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir. Halbuki İmam  Muhammed eş-Şeybânî kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin  kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir. Bu esastan  hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir.</p>
<p>6. Maslahata dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı, kira  akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer. Ancak ürün henüz  yetişmemiş bir durumda iken toprak sahibi ölse, emek sahibinin menfaatini  korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış sayılır  (Zekiyüddin Şa&#8217;ban, a.g.e., 171).</p>
<p>Sonuç olarak Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde  arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür. Çünkü Hanefîlerin istihsan  yaptığı meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi  bulunur. Nitekim el-Âmidî&#8217;nin belirttiğine göre, İmam Şâfiî de bazı meselelerde  istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur. Şâfiî&#8217;nin &#8220;Mut&#8217;anın otuz  dirhem olmasını uygun buluyorum&#8221;, &#8220;Şüf&#8217;a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün  içinde kullanmasını uygun görüyorum&#8221; sözleri buna örnek verilebilir (el-Âmidî,  el-İhkâm, III, 138).</p>
<p><strong>Şâfiî&#8217;nin Sahabe Sözünü Delil Alışı</strong></p>
<p>Şâfiî ûsul bilginlerinden bazıları, onun eski mezhebine göre sahabe kavlini  delil aldığını, yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir. Ancak  yeni mezhebi rivayet eden Rabî b. Süleyman el-Murâdî&#8217;nin naklettiği başka bir  eser olan &#8220;er-Risâle&#8221; de Şâfiî&#8217;nin sahabe sözlerini delil olarak aldığı görülür  (er-Risâle, Halebî baskısı ve Ahmet M. ,Sakir nesri, Kahire 1940, s. 597). Yine  Şâfiî, yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: &#8220;Kitap ve Sünneti  bilenler için özür söz konusu olmayıp, gereğine uymak şarttır. Kitap ve  Sünnet&#8217;te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan birinin sözlerine başvururuz. Eğer  ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak  Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r. anhüm)&#8217;ın sözüne uymamız daha iyi olur. Eğer bir  sözün Kitap ve Sünnete daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa, o söze  uyarız&#8221; (Şâfiî, el-Ümm, VII, 246).</p>
<p><strong>Şeriat İlminin Kısımları</p>
<p>İmam Şâfiî&#8217;ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır.<br />
</strong><br />
1. Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim.</p>
<p>2. Galip zanna dayanan zannî ilim. İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma girer.  Müctehid nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa, galip zanla elde edilen ilimlerle  yetinir.</p>
<p>Şâfiî Mısır&#8217;da yazdığı kitaplarla Bağdad&#8217;ta yazdığı kitapları neshetmiş ve o;  &#8220;Bağdad&#8217;ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum&#8221;  demiştir. Şâfiî&#8217;nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu  üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bazan iki veya üç çeşit kıyas yapılır, fakat  tercih okuyucuya bırakılır. Buna, zekât verilmeden satılan tarım ürünlerini  örnek verebiliriz. Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra  alıcı bunların zekâtının verilmediğini anlasa, şu durumlar söz konusu olur:</p>
<p>a. Alıcı, malın tamamı için mi, yoksa zekât olarak verilmeyen miktarı için mi  satım aktini feshetme hakkına sahiptir?</p>
<p>b. Zekât miktarı arazi yağmurla sulanmışsa onda bir, âletle sulanmışsa yirmide  birdir. Alıcı burada seçimlik hakka sahip midir?</p>
<p>c. Zekât düşüldükten sonra kalan kısmı paranın tümü ile mi alır, yoksa satışı  fesih mi eder? Şâfiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini belirtir.</p>
<p>Şâfiî mezhebinde görüşlerin çok oluşunun bu mezhebin gelişmesine yardımcı olduğu  söylenebilir. Çünkü bu mezhebte tercih kapısı sürekli olarak açık bırakılmıştır  (Ebû Zehra, İslâm&#8217;daFıkhî Mezhepler Tarihi, 354, 355).</p>
<p><strong>Şâfiî Mezhebinin Yayılması</strong></p>
<p>Şâfiî mezhebi özellikle Mısır&#8217;da yayılmıştır. Çünkü mezhebin imamı hayatının son  dönemini orada geçirmiştir. Bu mezhep, Irak&#8217;ta da yayılmıştır. Çünkü Şâfiî  fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve  Mâveraü&#8217;n-Nehir&#8217;de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetvâ ile tedrisatı  Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır. Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi,  Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi. Mısır&#8217;da  yönetim Eyyübîlerin eline geçince Şâfiî mezhebi daha da güçlenmiş, hem halk, hem  de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur. Ancak Kölemenler devrinde  Sultan Zâhir Baybars, kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü  öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır. Ancak bu dönemde de Şâfiî mezhebi o yörede  diğer mezheplerden üstün bir mevkiye sahiptir. Meselâ; taşra şehirlerine kadı  atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şâfiî mezhebine  ait idi.</p>
<p>Osmanlılar Mısır&#8217;ı ele geçirince Hanefi Mezhebi üstünlük kazandı. Daha sonra  Mehmet Ali Paşa Mısır&#8217;a hâkim olunca, Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerle resmi  olarak amel etmeyi ilga etmiştir.</p>
<p>Şâfiî mezhebi İran&#8217;a da girmiştir. Günümüzde Şiî ekolü ile yanyana  bulunmaktadır.</p>
<p>Günümüzde Anadolu&#8217;nun doğu kesiminde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin,  Seylan ve Malaya müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli  fazladır. Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şâfiî mezhebidir (Ebû  Zehra, a.g.e, 358 vd.).</p>
<p><strong>Hamdi DÖNDÜREN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.iftarsahur.com/safii-mezhebi-229.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Maliki Mezhebi</title>
		<link>http://www.iftarsahur.com/maliki-mezhebi-228.html</link>
		<comments>http://www.iftarsahur.com/maliki-mezhebi-228.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 19:53:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.iftarsahur.com/maliki-mezhebi.html</guid>
		<description><![CDATA[Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî&#8217;ye nisbet edilen fıkhî ekolün adı. Büyük fıkıh ekollerinden biri olan Malikî mezhebinin imamı İmam Malik, Hicrî 93 yılında Medine&#8217;den doğmuştur. İmam Malik, ilimle uğraşan bir aileye mensup olduğu için tahsil hayatına küçük yaşta başlamış ve Medine&#8217;nin seçkin âlimlerinden hadis ve fıkıh dersleri alarak kısa zamanda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî&#8217;ye nisbet edilen fıkhî ekolün  adı. Büyük fıkıh ekollerinden biri olan Malikî mezhebinin imamı İmam Malik,  Hicrî 93 yılında Medine&#8217;den doğmuştur. İmam Malik, ilimle uğraşan bir aileye  mensup olduğu için tahsil hayatına küçük yaşta başlamış ve Medine&#8217;nin seçkin  âlimlerinden hadis ve fıkıh dersleri alarak kısa zamanda ilmî olgunluğa erişmiş,  yeterliliğine kanaat getirince de Mescid-i Nebî&#8217;de ders okutmaya başlamıştı.</p>
<p>İmam Malik&#8217;in fıkıhta hocası Rabi&#8217;atu&#8217;r-Rey&#8217;dır. Bununla birlikte, onun fıkıhta  derinleşmesinde ve hadis ilminde söz sahibi bir seviyeye yükselmesinde  Medine&#8217;nin seçkin âlimlerinden Abdurrahman ibn Hürmüz, Şihab ez-Zuhrî, Ebu  Zinad, Yahya b. Sa&#8217;id el-Ensârî ve Hz. Ömer&#8217;in azadlısı Nafi&#8217;in büyük katkıları  olmuştur. O Nafi&#8217;den Hz. Ömer (r.a) ve oğlu Abdullah&#8217;ın fıkhını ve fetvalarını  iyice öğrenmişti.<br />
<span id="more-228"></span>O, hayatı boyunca Medine&#8217;den başka bir yere gitmemiştir. İlimde ihtiyacı olduğu  her şeyin, sahih bir şekilde Medine&#8217;de bulunduğuna inanıyor, manevî havasını  teneffüs ettiği Peygamber şehrinden uzaklaşmak istemiyordu. Tahsilini Medine&#8217;de  yapması ve hayatı boyunca oradan ayrılmamış olmasının, onun fıkhının  oluşmasındaki tesirleri büyük olmuştur.</p>
<p>İmam Malik&#8217;in zamanı, âlimlerin odaklaştığı bir kısım şehirlerde, daha önce  Ashab&#8217;ın ve Tabiinin buralara taşıdığı ilimler çerçevesinde, ekolleşmelerin  başladığı bir dönemdir. Basra fıkıh ile birlikte, akaidle alâkalı meselelerin  tartışıldığı, kelâmı görüşlerden doğan fırkalaşmaların görüldüğü, vaizlerin ve  az da olsa fakihlerin bulunduğu bir şehirdi. Burada kendi şartlarına has bir  fıkıh ekolü oluşmakta idi. Kûfe ise, İbn Mes&#8217;ud&#8217;un rivayetlerine dayanan Irak  fıkhının merkezini oluşturuyordu. Bu fıkıh ekolünün, İmamı Malik&#8217;in de  kendisiyle görüşüp bilgi alış verişinde bulunduğu Ebu Hanife&#8217;dir. Burada fıkıh,  sadece vuku bulmuş olaylara verilen fetvalar üzerine bina edilmiyordu. Meydana  gelmiş hadiseler yanında, vuku bulması muhtemel meseleler çerçevesinde bir  takdirî ve farazî fıkıh oluşmuştu.</p>
<p>Irak fıkhının en belirgin özelliği ise, reye çokça başvurulmasıdır. Kıyas ve  istihsan, orada en çok kullanılan temel fıkhi öğelerdendir. Şam bölgesinde ise  sahabe kavilleri ve Tabi&#8217;in fetvalarına dayanan fıkıh hakim olup, reye pek  başvurulmazdı. Şam ekolünün temsilcisi ise Evzâi&#8217;dir.</p>
<p>İmam Malik&#8217;in imamı olduğu Medine ise, hadisin beşiği, Sünnetin amelî  rivayetinin yapıldığı ve herkesin Sünnete sıkıca yapıştığı bir yerdi. Ayrıca,  Hz. Ömer (r.a), Zeyd b. Sabit (r.a), Hz. Aişe ve İbn Ömer&#8217;in fıkhî görüşleri ve  onları takip edenler, Medine&#8217;de bulunmaktaydı. Medine&#8217;nin Yedi Fukahası diye  şöhret bulan Tabi&#8217;inden, Sa&#8217;id b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed,  Harise b. Zübeyr, Ebu Bekir b. Ubeyd, Süleyman b. Yesar ve Ubeydullah b.  Abdullah Ashabın fıkhını nakleden Medine&#8217;nin seçkin âlimleriydi. İmam Malik bu  âlimlerin fıkıh usullerini kavramış, fıkhî görüşlerini iyice özümlemişti.  Medine; hadis, sünnet ve reyin hepsinin bir arada bulunduğu, her taraftan ilim  arayanların doluştuğu ve yüksek bir ilmî hareketliliğin yaşandığı bir yerdi.</p>
<p><strong>İmam Malik&#8217;in kendine has fıkhî ekolün oluşmasına tesir eden unsurlar şöyle  sıralanabilir:</strong></p>
<p>a) İbn Hürmüz&#8217;den edindiği çeşitli fırkalar ve düşüncelerine dair aktüel  bilgiler ve farklı fıkhî ve fıkıh dışındaki mezhebler ve bunların ayrılık  sebebleri hakkındaki derin bilgi.</p>
<p>b) Ashab&#8217;ın, özellikle Hz. Ömer&#8217;in oğlu Abdullah ve Hz. Aişe (r.a)&#8217;nın fetvaları  ve Tabii&#8217;nin büyüklerinden İbn Müseyyeb ve diğerlerinin, rivayet yoluyla  öğrendiği fetvaları.</p>
<p>c) İlk hocası Rabi&#8217;atu&#8217;r-Rey diye şöhret bulan Rabia b. Ebu Abdurrahman&#8217;dan  aldığı rey fıkhı. Ancak Rabianın reyi Iraklıların reyinden farklı olup, muhtelif  naslar esas alınarak halkın problemlerinin çözülmesi demek olan mesalih-i  mürsele esasına dayanmaktaydı.</p>
<p>d) Çok mevsuk gördüğü ravilerden aldığı hadisler. O, hadis ilminin dinin kendisi  olduğunu kabul eder ve hadis talep edenlere, hadisleri kimlerden aldıklarına  dikkat etmelerini tenbihlerdi.</p>
<p>Malikî fıkhı; İmam Malik&#8217;in Mescid-i Nebi&#8217;de ders vermeye başlamasından sonra,  derslerine devam eden öğrencilerinin onun fıkıh usulüne göre şekillenmesiyle  yavaş yavaş oluşma aşamasına girdi.</p>
<p>İmam Malik, kendi usulüne dair bir eser yazmadığı gibi, bu konuda açık bir şeyde  söylemiş değildir. Zaten, diğer imamlarda olduğu gibi o da herhangi bir ekol  oluşturma endişesiyle hareket etmiş değildi. Öğrendiği ilimleri, çevresinde  toplanan öğrencilerine aktarırken ve problemlerin çözümü için fetva soranlara  fetva verirken, dinin kendisine yüklemiş olduğu sorumluluğu yerine getirme  endişesinden başka bir duygu ile hareket etmiş değildir. Onun talebeleri  memleketlerine döndüklerinde, halkın meselelerini İmam Malik&#8217;in fetvalarına göre  çözüyorlardı. Onun fetvalarının yetersiz olduğu konularda ortaya çıkan yeni  meseleleri onun usulüne uygun olarak, hallediyorlardı. İşte onun talebeleri,  mezheplerinde ihtiyaç duydukları usulü, Malik&#8217;in ana hatlarıyla işaret ettiği  doğrultularda ortaya koymuşlardır. İmam&#8217;ın Muvatta&#8217;da takip ettiği yöntem, onun  fıkıhtaki usulünun temel prensiplerini açıklar niteliktedir. O fıkhî bir mesele  ile alâkalı olarak önce hadisi alır, peşinden Medineliler&#8217;in o konudaki  uygulamalarına değinir, arkasından da Tabi&#8217;in ve diğer ulemanın görüşlerini  zikreder.</p>
<p>Anlaşılacağı gibi, diğer fakihlerden ayrı olarak, onun fıkıh anlayışında  Medineliler&#8217;in amelinin özel bir yeri vardır. Ona göre Medinelilerin amelî,  sünnetin amelî olarak rivayet edilmesidir. Zira onlar, hayatlarını, aralarında  yaşamış olan Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in gösterdiği doğrultuda  şekillendirmişlerdir.</p>
<p>İmam Malik&#8217;in fıkıh usulü ve hukuk ekolünde reye az başvurulmuş olmasına rağmen,  diğer mezheplerde rey için delil durumunda olan Kıyas, İstihsan, Mesalih-i  mürsele vb. Fer&#8217;i deliller çokça kullanılmıştır.</p>
<p><strong>Malikî mezhebinin dayandığı deliller şunlardır:</strong></p>
<p>1- Kitap: Bütün mezheplerde olduğu gibi, uyulması icab eden ana kaynak, dinin  her şeyini içine alan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;dir. Sünnet ise, Kitabın tefsiri  mahiyetinde olup, onu açıklamaktadır. Bundan dolayıdır ki İmam Malik Kur&#8217;an  tefsirinin sünnetle olduğunu kabul eder, İsrailiyyat türü haberlerin ona  sokulmasına şiddetle karşı çıkardı.</p>
<p>O, Cumhur&#8217;un icma ettiği gibi, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in lâfız ve manadan ibaret olduğu  inancındadır. İmam Malik, her şeyde olduğu gibi, bu konuda da hiç bir zaman  tartışmaya girmemiştir (Muhammed Ebu Zehra, İmam Malik, Ankara 1984, 200).</p>
<p>2- Sünnet: İmam Malik, fıkıhta imam olduğu gibi hadiste de imamdır. Onun hadisi  fıkha nasıl hâkim kıldığı Muvattada açıkça görülmektedir.</p>
<p>Bütün imamlar, meseleleri çözümlerken hadisi ikinci sırada delil almakla  beraber, ondan hüküm çıkarmada kullandıkları usuller birbirinden farklı  olmuştur.</p>
<p>İmam Malik, Ebu Hanife gibi Kur&#8217;an&#8217;ın zahirini Sünnetten önde tutar. Ancak  Sünnet, ayrıca başka delillerle takviye edilirse o zaman Kur&#8217;an&#8217;ın bu umumunu  tahsis, mutlakını da takyid eder. Bir kadını halası veya teyzesi ile birlikte  nikahlamanın yasak oluşu böyledir. Kur&#8217;an&#8217;da nikahı yasak olanlar arasında  zikredilmediği halde, Sünnette bunun yasaklığı üzerinde icma&#8217; vardır.  Dolayısıyla İcma, Sünneti desteklediği için, ayetin umumunu tahsis etmektedir.</p>
<p>Malik&#8217;e göre Sünnet; icma&#8217;, Medineliler&#8217;in amelî veya kıyasla desteklenmediği  takdirde, zahiri üzere olduğu gibi kalır.</p>
<p>Meselâ: &#8220;Sizden birinizin kabını köpek yalarsa, onu, birinde toprakla olmak  üzere, yedi defa yıkasın&#8221; hadisi: Av için yetiştirdiğiniz köpeklerin avladıkları  yenir&#8221; ayetine aykırı olduğu için, köpeklerin necis olmadığına hükmetmiş ve  haberi vahidi terketmiştir. Mütevatir sünnet ise mutlak hüküm ifade etmektedir.</p>
<p>Ayrıca, ravileri mevsuk ve güvenilir mürsel hadisleri de delil olarak kullanmış,  onlara göre fetvalar vermiştir. Tek şahid ve yemin ile birlikte hüküm verme  hadisini Muvatta&#8217;da mürsel olarak vermekte ve onu delil olarak almaktadır  (Muvatta, III, 180). Onun Muvatta&#8217;ında üç yüze yakın mürsel hadis bulunmaktadır.  Böylece o çağının seçkin fakihlerinden Hasan el-Basrî, Süfyan b. Uyeyne ve Ebu  Hanife&#8217;nin yürüdüğü yoldan yürümektedir. İmam Malik&#8217;in hadis fıkhını takib  ettiği ve re&#8217;yi kullanmadığı iddiaları doğru değildir. Hatta ibn Kuteybe onu,  rey fakihi olarak kabul etmektedir (Ebu Zehra, a.g.e., 291). O, bazan rey ve  kıyasla hüküm vererek, haber-i vâhid&#8217;i terkederdi. Ancak onun haber-i vâhidi  veya reyi tercih ederken belirli sağlam temel kıstaslardan hareket etmekte  olduğu görülmektedir (bk. M. Ebu Zehra, a.g.e., 291-300).</p>
<p>3- Sahabe kavilleri: İmam Malik, hadisin yanında sahabe sözlerine ve fetvalarına  da çok önem vermekteydi. O, bunları sünnetin bir parçası sayar. Onun görüşüne  göre sünnet, Ashabın kabul ettikleri şeylerdir. Bundan dolayıdır ki o, Abdullah  ibn Ömer&#8217;in fetvalarını öğrenebilmek için Nafi&#8217;in peşini hiç bir zaman  bırakmamıştır.</p>
<p>Muvatta&#8217;daki sahabe görüş ve fetvalarının çokluğu, onun delil olarak buna  verdiği önemi gösterir. Sahabe fetvalarını Sünnetten sayması ve onlarla sürekli  ihticac etmesi, onun sünnet imamı sayılmasına sebep olmuştur. Ashabın  görüşlerini delil kabul etme ve onların yolundan ayrılmama hususunda diğer  mezheb imamları da aynı titizliği göstermiş olmakla beraber, Malik onlara,  fıkhında diğerlerinden daha çok istinat etmiştir.</p>
<p>Sahabe fetvasını alırken de bir usule göre hareket etmekteydi; Sahabe fetvası  sünnet hükmünde olmakla birlikte, eğer ictihada dayanıyor ve o konudaki merfu  bir hadisle çelişiyorsa, merfu hadis tercih edilmektedir.</p>
<p>İmam Malik, Ebu Hanife ve Şafiînin aksine tabiinden itimad ettiklerinin görüş ve  fetvalarına çok önem verirdi. Bunun sebebi, onların fıkıhtaki mevkilerini,  meseleler hakkında görüş bildirirken ve fetva verirken Kur&#8217;an ve sünnet&#8217;e uygun  hareket ettiklerini bilmesidir. Ömer b. Abdülaziz, Sa&#8217;id b. Müseyyeb, Zuhrî ve  Nafi&#8217;ye çok değer verirdi.</p>
<p>4- İcma: Malikî mezhebi, diğerlerine nazaran icma&#8217;ı daha çok kullanmıştır. Ancak  onun icma olarak kabul ettiği, sadece Medine ulemasının icma&#8217;ıdır. Muvatta&#8217;da  icma konusunda kullandığı ifadelerden bu anlaşılmaktadır. İmam Malik, Medine  dışındakilerin fıkıh konusunda Medinelilere tabi olduğu görüşündedir. Zaten İmam  Şafiî&#8217;de; &#8220;Medineliler aralarında ihtilâfa düşmedikçe diğer memleketler halkı  Medine ehline muhalif olmaz&#8221; sözü ile bunu desteklemektedir.</p>
<p>5- Medineliler&#8217;in amelî: İmam Malik&#8217;in fıkhında Medineliler&#8217;in amelinin özel bir  yeri vardır. Zira o, Medineliler&#8217;in yaşayış tarzını Sünnetin, bir tür pratik  rivayeti kabul eder. Aslında o, bu konuda hocası Rabî&#8217;a'yı takip etmektedir.  Malik&#8217;in de kullandığı;</p>
<p>&#8220;Bin kişinin bin kişiden rivayeti, bir kişinin bir kişiden olan rivayetine,  uyulmak bakımından daha hayırlıdır&#8221; sözü, Rabî&#8217;a'ya aittir (M. Ebu Zehra a.g.e.,  325). Bundan dolayı İmam Malik, Medineliler&#8217;in amelini fetvalarına dayanarak  yapar, haber-i vahid, Medineliler&#8217;in ameliyle çelişirse, Medineliler&#8217;in amelini  tercih ederdi.</p>
<p>Medine ehlinin amelî üç kısımda değerlendirilir:</p>
<p>a) Bir konuda icma etmeleri ve o konuda başkalarının onlara muhalefet etmemiş  olması.</p>
<p>b) Medineliler&#8217;in icma ettikleri bir meselede, başkalarının onlara muhalefet  etmesi.</p>
<p>c) Bir meselede bizzat Medineliler&#8217;in ihtilâfa düşmesi.</p>
<p>Birinci çeşide giren meselelerde bütün mezhepler aynı görüştedirler. Malikîler  ikinci ve üçüncü türe giren konularda diğerlerinden ayrılmaktadırlar.</p>
<p>6- Kıyas: Bütün fakihlerin istisnalar hariç, ortaklaşa kullandıkları, fıkhın  temel dayanaklarından biri Kıyastır. Ashab&#8217;da Kıyası fıkhın kaynaklarından kabul  etmişlerdir (bk. Kıyas mad).</p>
<p>İmam Malik, Kur&#8217;an&#8217;da bildirilen ve hadislerde ortaya konmuş olan hükümlere  kıyas yapardı. Bu, Muvatta&#8217;da açık bir şekilde müşahade edilebilir. O, her babın  başında o konuda hüküm bildirdiğini kabul ettiği hadisleri verir, peşinden de  fer&#8217;î meseleleri sıralayarak; kıyas yoluyla benzer olayları birbirine ilhak  eder. İmam Malik, Medine ehlinin icmaını Sünnetten saydığı için, bunu da  kıyasında temel almıştır. Sahabe fetvaları kendi usulü çerçevesinde hüküm  niteliği taşıyorsa, bunlara da kıyas yapardı. Onun kıyas kaynakları şöylece  sıralanabilir: Kitap, Sünnet, Medine ehlinin icmaı ve sahabe fetvaları.</p>
<p>Malikîler, Mesalih-i mürsele&#8217;yi müstakil bir dayanak almış olmaları yanında,  kıyasta da her zaman maslahatı gözetmişlerdir.</p>
<p>7- İstihsan: İstihsan, İslâm hukukunun aslî delillerinden biri olmayıp, fıkıh  usulünde fer&#8217;î bir delil olarak kullanılır. Meseleleri, ortaya çıkan  zaruretleri, toplumun menfaatına bertaraf etmede fakihin genel prensipleri  terkedip, özel bir delile dayanarak hüküm vermesi İstihsan olarak adlandırılır.  İmam Malik&#8217;in Muvatta&#8217;da rivayet ettiğini bir hadisi şerifte şöyle  buyurulmaktadır: &#8220;Zarar verme ve zararla karşılıkta bulunma yoktur&#8221; (Muvatta,  II, 122).</p>
<p>İmam Malik, İmam Şafiî&#8217;nin itirazlarına rağmen (Ebu Zehra, a.g.e., 349)  İstihsanı zarurî görmektedir. O, istihsanı alırken şerîatın özünden hareket  etmektedir. İnsanları zararlı olan şeylerden korumak ve onların maslahatına  uygun olanı almak, dinin temelinde yatan bir gerçektir. Bir şeyde zararlardan  arınmış olarak kesin iyilik varsa, bunun uygulanması mutlak anlamda arzulanan  bir şeydir. Aksi bir durum sözkonusu ise, derhal giderilmesi gerekir.</p>
<p>8- İstishab: Sabit olan bir hükmün, değiştiğine delil bulununcaya kadar, olumlu  veya olumsuz haliyle devam etmesini kabul etmektir. İmam Malik, İstishab&#8217;ı bir  delil olarak almıştır. Zira o, zann-ı galib&#8217;e göre mevcut olan durumun, onu  değiştiren bir şey olmadıkça bulunduğu şekliyle bâki kalmasının esas olduğunu  kabul etmektedir. Eğer böyle olmazsa, hakların kaybolması kaçınılmazdır. Kayıp  bir kimsenin durumu hakkında bir bilgi yoksa, bu delile göre o, yaşıyor kabul  edilir. Hâkim öldüğüne karar verinceye kadar bu böyle devam eder. Ortadan  kaybolup ölümüne hükmedilinceye kadar, onun hakkındaki muameleler hayatta imiş  gibi yürütülür.</p>
<p>İstishab, isbat edici bir delil olmayıp koruyucu bir delildir. Yani başkasının  aleyhinde olan bir şeyi isbat etmez. Mevcud olan hakları korur. İstishab delili  diğer fukaha tarafından da kullanılmıştır.</p>
<p>9- Mesâlih-i Mürsele: İnsanların iyiliği için fayda bulunanı almak zararlı veya  zararı faydasından çok olanı terketmektir. Bu prensip İmâm Malik&#8217;in en çok  kullandığı prensiplerden biridir.</p>
<p>Malikîler&#8217;in müstakil bir delil olarak aldıkları Mesâlih-i Mürsele&#8217;ye keyfi  olduğu ileri sürülerek birtakım itirazlar yapılmıştır. Ancak, bunu ilk ortaya  koyan İmam Malik olmamıştır. O, Ashab&#8217;da bu konuda görmüş olduğu örneklere  istinat etmiş olup diğer üç mezhepte de Mesalih-i Mürsele delil olarak  kullanılmıştır. İmam Malik&#8217;in en çok kullandığı delillerden biri, Mesalih-i  Mürseledir. O, Hakkında müsbet veya menfi bir nas bulunmayan hususlarda  maslahata uygun olanı almayı şeriat&#8217;ın rükünlerinden biri saymıştır. Din, her  şeyiyle insanların yararına olanı ihtiva ettiğine göre, maslahatın dışına çıkan  hiç bir şeyin şeriat&#8217;le ilgisi sözkonusu olamaz (İbn Kayyım el-Cevziyye,  İ&#8217;lamu&#8217;l Muvakkıın, Mısır t.y., III, 1).</p>
<p>İmam Malik, Maslahatı delil olarak alırken şu noktalara dikkat etmiştir:</p>
<p>Maslahat olarak gözettiği şey ile şeriatın maksadları arasında bir uygunluk  olmalı ve dinin ortaya koyduğu prensiplerden birisiyle asla çelişmemelidir.  Çözüm makul olup, akıl sahiplerince yanlış bulunmamalı.</p>
<p>10- Sedd-i Zerîa: Sebebi yok etmek, vasıtayı ortadan kaldırmak anlamında bir  terkiptir. Harama sebeb olan şey haramdır; helâle vesile olan şey de helâldir.  Sedd-i Zeriâ&#8217;da esas, fiilin doğuracağı neticenin gözetilmesidir. Eğer fiilden  bir fayda elde edilecekse, o sağlanan fayda nisbetinde mübahtır. Fakat fiil, bir  zarar ve kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olacaksa, kötülüğün ölçüsünce haram  olur. Yani ameller, sonuçları göz önüne alınarak ya serbest bırakılır ya da  yasaklanır. Bu prensibin temelleri Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de açıkca müşahade  edilmektedir. Bir müslüman, kâfirlerin tapındıkları şeylere küfretse, bunun  neticesinde sevap bile umabilir. Ancak bu, müşriklerin de kızarak Allah Teâlâ&#8217;ya  küfretmelerine sebeb olabileceği için yasaklanmıştır: Allah&#8217;tan başkasına dua  edenlere sövmeyin, onlar da bilmeyerek düşmanlık göstererek Allah&#8217;a söverler&#8221;  (el-En&#8217;am, 6/108). İşte bu, Sedd-i Zerîa&#8217;dır. Bunun Sünnette de örnekleri  bulunmaktadır. Faize götürmeye sebeb olacağından alacaklıların borçludan hediye  alması yasaklanmıştır. Yine Ashabın ilk fakihleri, ölüm döşeğindeki kimsenin  boşadığı kadını mirasa dahil ettiler. Bunun sebebi, hastanın karısını mirastan  mahrum bırakmak için bu yola başvurmuş olabileceğidir. Boşama böyle bir  haksızlığa vesile yapılmasın diye böyle hareket etmişlerdir.</p>
<p>11- Örf ve Âdet: Bir toplumda yerleşmiş olan hareket ve yaşam tarzı örf olarak  adlandırılır. Toplumun ve fertlerin aynı şekilde tekrarlanan amellerine de âdet  denilmektedir. Örf ve âdet ayrı kavramlar olmakla birlikte genellikle aynı  anlamda, müteradif olarak kullanılırlar.</p>
<p>Hanefiler&#8217;de olduğu gibi, Malikîler&#8217;de de örfün usulde saygın bir yeri vardır.  Malikî mezhebinin eksenini oluşturan kaide, maslahatlardır. Örfe göre amel  etmek, maslahatın türlerinden birisi olduğu için İmam Malik bunu ihmal  etmemiştir.</p>
<p>Malikîler örfe muhalif kıyası terkederler. Onlara göre örf, ammı tahsis,  mutlak&#8217;ı takyid eder.</p>
<p>Örf ve âdetin delil olarak alınması fakihler arasında tartışmalı bir konudur.  Bir nass&#8217;ın herhangi bir şekilde işaret ettiği örf, bütün fakihler tarafından  mesned kabul edilmiştir. Aynı şekilde nass&#8217;ın yasaklayıp haram kıldığı örf de,  icma&#8217;en muteber değildir. Onu, naslar doğrultusunda değiştirmek icap eder. Bir  de nass&#8217;da bildirilmeyen ve dolaylı da olsa işaret edilmeyen örf vardır ki,  Hanefîler&#8217;le Malikler bunu fıkıhta müstakil bir asıl kabul ederler. Şafiîler ise  bunu tartışmışlardır.</p>
<p>Örfler değiştikçe kelimeler ve kavramlara yüklenen anlamlarda değişir. Bu  sebepten, değişik bölge veya zamanlarda yaşayan toplumlarda, aynı kelimelerin  ifade ettikleri anlamlar birbirinden farklılıklar gösterebilmektedir.  Dolayısıyla bu kelime ve kavramların manalarını anlayıp ona göre hüküm  verilebilmesinde örfün önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Hükümler,  örflerin değişmesiyle değişen anlamlara ve kelimelerin değişik sanat dallarında  değişik istilahî kullanımlarına göre verildiğinde, gerçekler üzerine bina  edilmiş sayılırlar.</p>
<p>İmam Malik, toplumun iyiliği ve selâmetini muhafaza etmek için şeriat&#8217;a ters bir  tarafı bulunmayan geleneklere karşı çıkmamayı bir görev saymıştır. İnsanlardan  bu gelenekleri gereksiz yere değiştirmelerini istemek, o toplumda birliği bozar,  örf ve âdetlere göre yorumlanan kavramlar birbirine karışır, akitlerin  yürütülmesi imkânsız hale gelir. Ancak örf ve âdet İslâm&#8217;ın ruhuyla çelişiyorsa;  dinin insanlara değil, onların dine uymaları asıl olduğu için, örf, mutlak  anlamda toplum hayatından silinip atılır.</p>
<p>Maliki Mezhebinin Gelişmesi: İmam Malik&#8217;in derslerinde ve fetva vermede takip  ettiği yol, Maliki Mezhebinin ihtiyaçlar üzerine bina edilmesini sağlamıştı. O,  meseleleri tartışmaz, öğrencileriyle de kesinlikle münakaşa etmezdi. Dinin hiç  bir konusunda tartışmaya girmemek onun değişmez temel vasfı olmuştur. İmam  Malik, olayları tartışma kapısını açmamakla, onlar üzerinde değişik yorum ve  içtihadların doğmasını engellemiş ve bu ekolün furu&#8217;unun Hanefî mezhebine  nazaran çok yavaş gelişmesine sebeb olmuştu. Onun sağlığında hiç bir talebesi  ona muhalefet etmemiştir. Genellikle Kuzey Afrika ve Endülüslü olan öğrencileri,  ondan öğrendikleri ilimle ülkelerine döner ve öğrendiklerini tartışmadan diğer  insanlara öğretir ve fetva verirlerdi. Ancak Malikî fıkhının usulü ve  dayandıkları delillerin çeşitliliği, İmam Malik&#8217;ten sonra bu ekolün furu&#8217;unun  hızlı bir şekilde gelişmesini sağlamıştır.</p>
<p>Muvatta, bizzat İmam Malik tarafından yazılmış olmakla birlikte, ondaki fıkhî  meseleler çok değildir. Onun fıkhı, derslerine devam eden çok sayıda  öğrencisinin aldıkları notların kitaplaşmasıyla tedvin edilmiştir. Talebelerinin  yazdığı bu notlardan Malikî mezhebinin temel kaynak kitapları olan Müdevvene,  Utbiye, Vadiha ve Mevvaziye ortaya çıkmıştır. Malikî fıkhının, daha sonraki  asırlarda ortaya çıkan ve Malikîler&#8217;ce gördükleri itibardan dolayı sık sık yeni  baskıları yapılan iki kitap daha vardır ki, bunlardan biri el-Müdevvene&#8217;yi  özetleyip el kitabı haline getiren, Abdullah b. Ebi Zeyd el-Kayravani&#8217;nin (öl.  386?) er-Risale&#8217;si, diğeri de, Halil b. İshak (öl. 767)&#8217;nin el-Muhtasar&#8217;ıdır.</p>
<p>Ancak el-Müdevvene, Malikî fıkhının en muteber temel kaynağı kabul edilmektedir.  Zira doğru ve mevsûk olarak rivayet edilmiştir. El-Müdevvene&#8217;de, Malikten  rivayet olunan fetva ve kaviller, takipçilerinin onun usûlüne göre yaptıkları  içtihadlar, diğer bazı talebelerinin görüşleri ve fıkha dair hadisler ve Ashab  dahil sonraki âlimlerin görüşleri bir araya getirilmiştir.</p>
<p>Malikî Mezhebinin Mısır&#8217;a oradan da Kuzey Afrika yoluyla, Endülüs&#8217;e kadar  uzanmasını ve buralara yerleşip hakim mezhep konumuna gelmesini sağlayan,  mezhebin şöhret bulmuş ve bizzat İmam Malik tarafından yetiştirilmiş ilk seçkin  âlimlerinin bir grubu Mısır&#8217;dan ve bir grubu da Kuzey Afrika ve Endülüs&#8217;tendir.</p>
<p><strong>İmam Malik&#8217;in Mısırlı yedi öğrencisi:</strong></p>
<p>1- Ebû Abdillâh, Abdurrahman b. el-Kâsım (Ö.191/807). İmam Malik&#8217;ten yirmi yıl  süreyle fıkıh tahsil etmiş ve mutlak müctehidlik derecesine ulaşmıştır. Mısır  fakihi Leys b. Sa&#8217;d'den de fıkıh ilmi almıştır. el-Müdevvene&#8217;yi gözden geçirip  tashih eden odur. Malikîler&#8217;in en değerli fıkıh eserlerinden olan el-Müdevvene,  Sahnûn (Ö. 240/854) tarafından fıkıh ile ilgili yazılan eserlerin tertip ve  tasnif metoduna göre düzenlenmiştir.</p>
<p>2- Ebû Muhammed, Abdullah b. Vehb b. Müslim (Ö.197/812). İmam Malik&#8217;in yanında  yirmi yıl kaldı. Malikî fıkhını Mısır&#8217;da yaydı. Bu mezhebin tedvininde büyük  etkisi oldu. İmam Malik O&#8217;na; &#8220;Mısır fakihine; Ebû Muhammed el-Müfti&#8217;ye!&#8221; diye  hitap ederek mektup yazardı. Leys b. Sa&#8217;d'dan fıkıh öğrendi. Güvenilir (sika)  bir muhaddis idi. &#8220;Divanü&#8217;l-ilm&#8221; diye adlandırılırdı.</p>
<p>3- Eşheb b. Abdilaziz el-Kaysî (Ö. 204/819). İmam Malik ve Leys b. Sa&#8217;d'dan  fıkıh öğrendi. Abdurrahman b. el-Kasım&#8217;dan sonra Mısır&#8217;da fıkıh riyaseti ona  geçmiştir. Malikî fıkhını rivayet ettiği Müdevvenetü Eşheb&#8221; adı verilen bir  kitabı vardır. Bu, Sahnûn&#8217;un kitabından ayrıdır. İmam Şafiînin; &#8220;Mısır, Eşheb  gibisini yetiştirmemiştir&#8221; dediği nakledilir.</p>
<p>4- Ebû Muhammed, Abdullah b. Abdilhakem (Ö. 214/829). Eşheb&#8217;ten sonra  Malikîlerin riyaseti ona geçmiştir.</p>
<p>5- Asbağ b. Ferec (Ö. 225/840). İbn Kasım, İbn Vehb ve Eşhebten fıkıh öğrendi,  Malik&#8217;in mezheb ve görüşlerini en iyi bilenlerdendi.</p>
<p>6- Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem (Ö. 268/881). Fıkıh ilmini babasından,  çağdaşı Malikî fakihlerinden ve İmam Şafiî&#8217;den aldı. Mısır&#8217;da fıkıh konularında  başvurulan sembol kişi haline geldi. Hatta Mağrib ve Endülüs&#8217;ten öğrencilerin  ilim almak için koştukları bir kişi idi.</p>
<p>7- Muhammed b. İbrahim el-İskenderî b. Ziyad (Ö. 269/882). İbn Mevâz olarak  bilinir &#8220;el-Mevvâziye&#8221; diye ünlü bir kitabı vardır. Malikî fıkhına ait en  değerli, meseleleri en sağlam ve en basit biçimde kapsayan geniş bir kitaptır.</p>
<p>İmam Malik&#8217;in Mağribli ünlü yedi öğrencisi:</p>
<p>1- Ebû Hasan Ali b. Ziyad et-Tunûsî (Ö.183/799). Fıkhı İmam Malik ve Leys b.  Sa&#8217;d'dan aldı. Afrika&#8217;nın fakîhi idi.</p>
<p>2- Ebu Abdillah Ziyad b. Abdurrahman el-Kurtubî (Ö. 193/809). &#8220;Şabtun&#8221; lakabıyla  bilinir. Muvatta&#8217;ı, Malik&#8217;ten dinlemiş ve onu Endülüs&#8217;e ilk sokan kişi olmuştur.</p>
<p>3- İsa b. Dinar el-Kurtubî el-Endelûsî (Ö. 212/827). Endülüs fakihlerindendir.</p>
<p>4- Esed b. el-Fürât b. Sinan et-Tunûsî (Ö. 213/828). Nisaburlu olan bu zat, İmam  Malik&#8217;ten Muvattaa okudu. Daha sonra Malikî mezhebinden olduğu halde Irak&#8217;a  gittikten sonra Hanefî mezhebine girmiştir. Hanefî fıkhını Ebû Yusuf ile İmam  Muhammed&#8217;den almıştır.</p>
<p>5- Sahnûn b. Abdisselâm b. Saîd (Ö. 240/854). Önce Tunus&#8217;un Kayravan şehrinde  tahsiline başladı. Daha sonra Medine ve Mısır&#8217;a giderek ilmini ilerletti.  Afrika&#8217;nın kuzeyi ile Endülüs&#8217;te Malikî mezhebinin yayılmasında büyük hizmetleri  olmuştur. Keskin buluşları olması sebebiyle kendisine &#8220;Sahnûn&#8221; lakabı  verilmiştir. Malikî fıkhının temel kitaplarından olan &#8220;el-Müdevvene&#8221;nin  hazırlanmasında bu zatın büyük emeği geçmiştir.</p>
<p>6- Yahya b. Yahya b. Kesir el-Leysî (ö. 234/848). Kurtuba&#8217;lı olup, Malikî  mezhebini Endülüs&#8217;te okutmuş ve tanıtmıştır.</p>
<p>7- Abdülmelik b. Habib b. Süleyman es-Selemî (Ö. 238/852). Yahyâ b. Yahyâ&#8217;dan  sonra Malikî fıkhının riaseti ona geçmiştir.</p>
<p>Malikî Mezhebinin yayıldığı yerler: Malikî Mezhebi, başlangıçta Hicaz&#8217;da  yaygındı. Ancak sonraları çeşitli sebeblerden dolayı bu bölgedeki müntesipleri  azalmıştır.</p>
<p>İmam Malik&#8217;in görüşleri, henüz hayatta iken, yukarıda kendilerinden bahsedilen  öğrencileri tarafından Mısır&#8217;a taşınmıştı. Mısırlı öğrencilerin memleketlerine  döndüklerinde, Malikî fıkhına göre yetiştirdikleri öğrencileri vasıtasıyla  mezheb, Mısır&#8217;da yayılarak yerleşmeye başladı. Ancak daha sonra, Şafiî mezhebi  buradaki üstünlüğü ele geçirmişti. Bundan sonra, Mısır&#8217;da her iki mezheble de  amel edilmeye devam edilmiş, yargı işlerinde Hanefî Mezhebi de müracaat edilen  bir merci olarak varlığını göstermişti. Ancak daha sonra Fatımîler Mısır&#8217;a hâkim  oldukları zaman, kaza ve fetva işlerinde Şia ön plana çıkmıştı. Fatımîler,  Câmi&#8217;u'l-Ezher&#8217;i kurarak burayı, Şia Mezhebinin ilmî merkezi haline getirmişler  ve Ehl-i Sünnet mezhepleri silinmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Selahaddin Eyyubî tarafından Fatımî hâkimiyetine son verilince, Ehl-i Sünnet  ihya edilmiş, Şafiî meıhebi tekrar birinci seviyeye çıkmıştı. Bununla birlikte,  Malikî fıkhının okutulduğu medreseler sayesinde Malikîlik de güç kazannııştır.  Memlûklular devrinde kaza işlerinde dört mezheb esas alınmıştır. Mısır baş  kadısı Şafiîlerden, ikinci kadı da Malikîler&#8217;den atanırdı.1920&#8242;lerde Mısır&#8217;da  şahıslar hukuku Malikî mezhebi esas alınarak yeniden gözden geçirilmiştir.</p>
<p>Bu mezhebin hakim olduğu diğeı bir bölge de Mağrib ülkesidir. İmam Malik&#8217;in  öğrencileri tarafından buraya getirilen Malikî fıkhı, âlimlere danışmadan karar  almayan, ciddi ve fukuhaya saygılı yöneticilerin uygulamalarıyla halk arasında  yaygınlık kazanmıştır.</p>
<p>Malikî Mezhebi, Endülüs&#8217;te de en çok müntesibi bulunan mezhebdir. Endülüs&#8217;te  önceleri Evzâi mezhebi üstündü. Fakat, Hicrî 200&#8242;lerden sonra Malikî mezhebi, bu  bölgeye hâkim olmaya başladı. Mlikîliği Endülüs&#8217;e ilk getiren kimse, İmam  Malik&#8217;in seçkin öğrencilerinden biri olan, Ziyad b. Abdurrahman olmuştur.  Endülüs Emevi devletinin Abbasilerle olan kötü ilişkileri onların Malikî  mezhebini devletlerine hâkim kılmasına sebeb olmuştur.</p>
<p>Malikî mezhebi, Sicilya, Fas, Sudan&#8217;da yayılmış; Bağdat, Basra hatta Nişabur&#8217;a  kadar uzanmıştır.</p>
<p>Malikî mezhebinin Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs&#8217;te yayılıp da, diğer bölgelerde  etkinlik gösterememesinin sebebi olarak; Endülüs&#8217;ten Medine&#8217;ye kadar olan  bölgede, Medine&#8217;nin kuzey ve doğu tarafındaki memleketlerde olduğu gibi, ilmî  merkezler ve etrafında ders halkalarının oluştuğu müctehid imamların olmayışı,  ayrıca Batı&#8217;dan gelen öğrencilerin fıkhî ekolleşmelerin geliştiği doğu  taraflarına yönelmelerinin zorluğu gösterilmektedir. İmam Malik&#8217;e gelen  talebeler onun gibi bir üstada kavuştuktan sonra ilmin kaynağı Medine&#8217;nin dışına  çıkıp doğuya yönelmeye, ihtiyaç da duymuyorlardı. Kuzey ve doğuya doğru  Malikîliğin az gelişmesinin sebebinin yolları üzerinde bulunan Şam ve Irak  bölgesinde ilmî hareketliliğin had safhaya ulaşmış bulunması sebebiyle buralara  ilim tahsili için uğrayan öğrencilerin burada bulduklar ile ilmî doygunluğa  ulaşmaları olduğu şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır (bk. Ebu Zehra, a.g.e.,  407 vd).</p>
<p><strong>Ömer TELLİOĞLU</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.iftarsahur.com/maliki-mezhebi-228.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hanbeli Mezhebi</title>
		<link>http://www.iftarsahur.com/hanbeli-mezhebi-227.html</link>
		<comments>http://www.iftarsahur.com/hanbeli-mezhebi-227.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 19:53:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.iftarsahur.com/hanbeli-mezhebi.html</guid>
		<description><![CDATA[Ebû Abdillâh Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî&#8217;ye nisbet edilen mezhebin adı. İslâm&#8217;da dört büyük fıkıh mezhebin birisi. Ahmed b. Hanbel 164/780 yılında Bağdad&#8217;ta doğdu. 241/855&#8242;te yine orada vefat etti. Büyük babası Hanbel Horasan bölgesinde bulunan Serahs Vilâyeti&#8217;nin valisi idi. Babası Muhammed b. Hanbel de komutanlık görevi üstlenmiş bir askerdi. Hanbel ailesi, Ahmed&#8217;in doğumuna yakın bir sırada [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ebû Abdillâh Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî&#8217;ye nisbet edilen mezhebin adı. İslâm&#8217;da  dört büyük fıkıh mezhebin birisi. Ahmed b. Hanbel 164/780 yılında Bağdad&#8217;ta  doğdu. 241/855&#8242;te yine orada vefat etti. Büyük babası Hanbel Horasan bölgesinde  bulunan Serahs Vilâyeti&#8217;nin valisi idi. Babası Muhammed b. Hanbel de komutanlık  görevi üstlenmiş bir askerdi. Hanbel ailesi, Ahmed&#8217;in doğumuna yakın bir sırada  Bağdad&#8217;a gelmiş ve orada yerleşmişti.</p>
<p>Ahmed b. Hanbel önce Kur&#8217;ân&#8217;ı hıfzetmiş, daha sonra arapça, hadis gibi ilimleri,  sahâbe ve tabiîlere ait rivâyetleri, Hz. Peygamber&#8217;in, sahabe ve tabiîlerin  hayatlarını incelemekle ilim çalışmalarına başlamıştır. Özellikle hadis ilmi  için Basra, Kûfe, Mekke, Medîne, Şam, Yemen ve el-Cezîre&#8217;yi dolaşmış, uzun bir  süre İmam Şâfiî&#8217;ye (ö. 204/819) talebelik etmiştir. Hatta bu yüzden O&#8217;nu Şâfiî  mezhebinden sayanlar bile olmuştur. Böylece O&#8217;nun başlıca fıkıh üstadı İmam  Şâfiî&#8217;dir. Şâfiî, O&#8217;nun hakkında şöyle demiştir: &#8220;Ben Bağdad&#8217;tan ayrıldım ve  orada Ahmed b. Hanbel&#8217;den daha âlim ve daha faziletli kimse  bırakmadım&#8221;(el-Hudarî, Târihu&#8217;t-Teşrîi&#8217;l-İslâmî, terc. Haydar Hatipoğlu, s. 260,  261).<br />
<span id="more-227"></span>Ahmed b. Hanbel, Ebû Hanîfe&#8217;nin (ö.150/767) öğrencisi ve devrin ünlü baş kadısı  Ebû Yûsuf&#8217;tan (ö.182/798) fıkıh ilmi aldı. Rivâyetle dirayeti birleştiren bir  yol izledi. O, hükmü hadisten çıkarır, bu hükme yeni bir takım meseleleri kıyas  ederdi. Bu arada Yemen&#8217;e giderek, San&#8217;a'da Abdurrezzâk b. Hemmâm&#8217;la (ö. 211/826)  görüştü. Orada iki yıl kadar kalarak O&#8217;ndan ez-Zuhrî ve İbnü&#8217;l-Müseyyeb yoluyla  gelen birçok hadisleri aldı(Muhammed Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Fıkhî Mezhepler Tarihi,  Terc. Abdulkadir Şener, İstanbul 1976, s. 423 vd.)</p>
<p><strong>Adının ilim, zühd ve takvâ ile birlikte yayılışı toplumu onun ilmine  yöneltti. Mescid&#8217;eki derslerini izleyenlerin sayısının beş bine kadar ulaştığı  nakledilir. Derslerinde dikkati çeken üç husus şudur.</strong></p>
<p>a) Onun meclisine ciddiyet, vakar, tevazu ve ruhî huzur hâkimdi. Kendisi şaka ve  alay etmeyi sevmezdi.</p>
<p>b) Dersinde, ancâk hadisleri rivayet etmesi istendiği zaman anlatırdı. Hadis  rivayetinde hafızasına güvenmez, Hz. Peygamber&#8217;e söylemediği şeyi isnad etmemek  için yazılı metne bakarak nakiller yapardı. Kendisine sorulmadıkça konuşmazdı.</p>
<p>c) Verdiği fetvaların yazılıp nakledilmesini menederdi. Ona göre yazılması  gereken ilim, ancak Kitap ve Sünnet&#8217;ten ibaret idi. Ahmed b. Hanbel&#8217;in görüşü bu  olmakla birlikte öğrencileri kendisinden ciltler dolusu kitaplar rivayet  etmişlerdir(Zehebî, Tercemetü Ahmed b. Hanbel, Müsned&#8217;in baştarafı,  Mektebetü&#8217;l-Maarif tab&#8217;ı, Mısır, t.y.); Ebû Zehra, a.g.e., s. 437).</p>
<p>Hâlife Me&#8217;mûn&#8217;un ortaya attığı Kur&#8217;ân&#8217;ın mahlûk (sonradan yaratılmış) olduğu  fikrini İbn Hanbel kabul etmedi, muhakeme edilerek zindana atıldı. Dayak yedi,  kendisine işkence yapıldı, fakat yine inancından taviz vermedi. (Ahmed b.  Hanbel&#8217;in hal tercemesi için bk. el-Hatîbü&#8217;l-Bağdâdî, Târihû Bağdâd, Mısır 1394/  1931, IV, 412-423; Ebû Nuaym, Hılye, Mısır 1352/15, IX,161-233; el-Buhârî,  et-Tarihu&#8217;l-Kebîr, Haydarâbâd. 1360, I, 2, 5; İbn Hallikân, Vefeyâtü&#8217;l-Ayân,  Kahire 1367/1948, I, 47-49; İbn Ebî Ya&#8217;lâ, Tabakâlü&#8217;l-Hanâbile, Kahire  1378/1952, I, 4-20: İbnü&#8217;l-Cevzî; Menâkıbu&#8217;l-İmam Ahmed, Mısır 1349; ez-Zehebî,  Tezkiretü&#8217;l-Huffâz, Haydarâbâd 1375/1955, I, 431-432; Târihu&#8217;l-İslâm, I, 58-131  (Ahmed Muhammed Şâkir&#8217;in Müsned neşri mukaddimesi); Ebû Zehra, Ahmed b. Hanbel,  Kahire 1949; Fuat Sezgin, GAS, I, 502-509).</p>
<p><strong>Ahmed b. Hanbel&#8217;in İctihad Usulü:</strong></p>
<p>Dört mezhep imamı içinde usul ve fetvalarını yazmaktan en çok çekinen zât Ahmed  b. Hanbel&#8217;dir. O, daha çok hadisleri toplayıp tasnif etmeyi gaye edinmiştir.  Şâfiî gibi O da senedi sahih olunca başka hiçbir şart ileri sürmeksizin haber-i  vâhidle amel eden hadis ehli müctehidlerindendir. Ebû Hanîfe ise bu konuda  râvinin güvenilir (sika) ve adaletli olması yanında rivayet ettiği şeye aykırı  bir amelde bulunmamasını şart koşar. Sahabe adı zikredilmeyen &#8220;mürsel hadis&#8221;i,  Ahmed b. Hanbel zayıf sayar ve konu ile ilgili başka bir hadis bulunmazsa, yani  zarûret karşısında kalırsa bunu delil. olarak kabul ederdi (Muhammed Ebû Zehra  Usûlü&#8217;l-Fıkh, Dâru&#8217;l-Fikri&#8217;l-Arabî tab&#8217;ı, y. ve t.y., s. 108 vd.) Böylece O,  mürsel ve zayıf hadisleri daha kuvvetli bir delil bulunmazsa kıyasa tercih  ederdi. Ancak O&#8217;nun devrinde henüz hadis için &#8220;sahih, hasen, zayıf&#8221; şeklinde  üçlü taksim yapılmamış, hadisler genellikle sahih ve zayıf kısımlarına  aynlmıştır. Bu yüzden İbn Hanbel&#8217;in kıyasa tercih ettiği hadisler, bâtıl ve  münker olmayan &#8220;hasen&#8221; nevinden hadisler olmalıdır (İbnti&#8217;l-Kayyim,  İ&#8217;lâmil&#8217;l-Muvakkıîn, Mısır 1955, I, 29, 30).</p>
<p>İbn Hanbel&#8217;e göre, aynı konuda aksi bir görüşün bulunduğu bilinmeyen sahabe  kavlî &#8220;icmâ&#8221;&#8216; niteliğindedir. Eğer sahabe görüşleri arasında ihtilaf varsa, ya  bunlardan Kitap veya Sünnete yakın olanı tercih eder veya böyle bir tercih  yapmaksızın sadece görüşleri nakletmekle yetinir. konu hakkında sahabe görüşü  nakledilmemişse, büyük tâbiî&#8217;lerin re&#8217;ylerini kendi re&#8217;yine tercih eder. Mesele  hakkında âyet, sahih hadis, sahabe kavli, zayıf ve mûrsel eser gibi deliller  bulamazsa kıyas yoluna başvurur (İbnü&#8217;l kayyim, a.g.e., I, 32). &#8221;</p>
<p>Hanbeliler, hakkında Kitap, Sünnet ve İcmâ&#8217;a dayalı bir delil bulunmayan  maslahatı (kamu yararı) kıyastan sayarlar. Çünkü bunlar Kitap ve Sünnet  nass&#8217;larının toplamından elde edilen genel maslahatlardır. Diğer yandan İbn  Hanbel &#8220;Siyaset-i şer&#8217;iyye&#8221; de de maslahadı esas almıştır. Siyaset-i şer&#8217;iyye,  İslâm Devlet başkasının, toplumu islah amacıyla, insanları yararlı işlere teşvik  etmek ve zararlı işlerden uzaklaştırmak için izlemiş olduğu yoldur. Nass olmasa  bile bu konuda bazı cezaların uygulanması mümkün ve caizdir. İbn Hanbel&#8217;in konu  ile ilgili bazı fetvaları şöyledir: Fesat ve kötülük çıkaranlar,  şerlerinden,güvende olunabilecek bir ülkeye sürgün edilirler. Ramazan ayında  gündüz şarap içenlerin cezası arttırılır. Sahabeye dil uzatan cezalandırılır ve  tevbeye davet edilir. Hanbelî mezhebine bağlı bazı bilginler de kamu yararına  dayalı fetvaları sürdürmüşlerdir. Meselâ; bir ev sahibi, eğer evi elverişli ise,  kalacak yeri olmayan bir kimseyi evinde oturtması için zorlanabilir. Bıı konuda  İbnü&#8217;l-Kayyim (ö. 751/1350) şöyle der: &#8220;Bir topluluk, herhangi bir şahsın ovinde  oturmak zorunda kalsa, bundan başka bir ev veya otel (han) bulamasa, O kimsenin  anlaşmazlığa düşmeksizin evini bunlara vermesi gerekir. Bazı Hanbefîlere göre ev  sahibi bunlardan ecr-i misil kadar kira bedeli alabilir (Ebû Zehra, İslâm&#8217;da  Fıkhî Mezhepler Tarihi, s. 493, 494).</p>
<p>Hanbefîler istihsan delilini de kabul ederler. Çünkü istihsan; ya nass veya  icmâ&#8217; gibi bir delile dayanmakta yahut da zaruret prensibine göre kabul  edilmektedir.</p>
<p>Sedd-i Zerâyi, prensibini en şiddetli uygulayan mezhep hanefîlerdir. Bu konuda  Ibnü&#8217;l-Kayyim el-Cevziyye şöyle der: &#8220;Maksatlara, ancak onlara götüren vâsıta ve  yollarla ulaşıldığına göre, bu vâsıta ve yollar da onlara tabi olur ve ayni  hükmü alırlar. Allah bir şeyi haram kılmışsa, bu harama götüren yol ve usulleri  de yasaklamış demektir. Aksi halde haram kılmanın hikmeti kalmazdı. Meselâ;  doktorlar, hastalığı önlemek için, hastayı buna sebep olan şeylerden menederler.  Aksi halde hasta daha kötü duruma düşebilir (İbnü&#8217;l Kayyim, a.g.e., I, 119).</p>
<p><strong>Hanbelîlerin çokça kullandığı başka bir metot &#8220;istishâb&#8221; adını alır. Bu  manası sabit olan bir hükmün, onu değiştiren bir delil bulununcaya kadar devam  etmesidir. Onların istishâb metoduna göre verdikleri ban fetvalar şunlardır:</strong></p>
<p>a) Yasaklandığına dair bir delil bulununcaya kadar eşyada aslolan mübahlıktır.</p>
<p>b) Pis olduğunu gösteren bir delil bulununcaya kadar suda aslolan temizliktir.</p>
<p>c) Eşini boşayan bir koca, daha sonra bir defa mı yoksa üç talakla mı  boşadığında şüphe etse, bir talakla boşadığı esası kabul edilir. Çünkü tek  talakla boşama kesindir (Ebû Zehra, a.g.e., s. 497, 498).</p>
<p>İbn Hanbel istishabı; &#8220;daha önce var olanı sabit görme, önceden yok olanı yok  sayma&#8221; şeklinde uygularken, aynı metodu bazı hanefîler, sâbit kılmada değil,  sadece def&#8217;ide geçerli görürler. Meselâ; kaybolan (mefkud) ve kendisinden haber  alınamayan kimsenin hayatı, aksi sabit oluncaya kadar devam eder. Hanefî ve  mâlikîlere göre, kendi malları bakımından sağ kimseler gibi muamele görür,  mülkiyet hakkı devam ettiği gibi, karısı da, onun ölümüne dair bir delil  bulununcaya veya mahkeme tarafından ölümüne hüküm verilinceye kadar evlilik  sıfatı devam eder; fakat bu kayıp kimse, kayıplığı süresince bir takım yeni  haklar elde edemez. Bu süre içinde ona, miras veya vasiyet yoluyla bir şey  intikal etmez. Bir yakını ölürse, kayıp kişinin payı bekletilir, sağ olarak  döner gelirse bu pay ona verilir. Hâkim onun ölümüne hükmederse, miras bırakan  öldüğü vakit o da ölmüş sayılarak onun miras payı mûrise geri döner ve onun  öteki varisleri arasında paylaştırılır. Hanbelî ve Şâfiîlerin istihbab anlayışı  ise &#8220;hem isbat hem de def etme&#8221; esasına dayandığı için, ölümüne hüküm  verilinceye kadar, onu kayıplık sûresince sağ olarak kabul ederler. Onlara göre,  bu süre içerisinde o, kendisine ait malların mülkiyet hakkına sahip olduğu gibi  kendisine miras, vasiyet ve benzeri yollarla mal da intikal eder (İbnü&#8217;l-Kayyim,  a.g.e., Delhi tab&#8217;ı, I, 125; Ebû Zehra, Usûlü&#8217;l-Fıkh, s. 299, 300). İstishâb  delilinin re&#8217;y ve kıyas ictihadıyla yakın ilgisi vardır. Kıyası tamamen inkâr  eden Zahirîlerle, İbn Hanbel gibi çok az kullanan müctehidler, âyet ve  hadislerin temas etmediği meseleleri İstishâba bırakarak; Allah&#8217;ın haram kıldığı  haram, helal kıldığını helal, bunların dışında kalanları ise İstishâb esasına  göre mübah kabul eder ve bu metodun alanını çok geniş tutarlar.</p>
<p><strong>Hanbelî Mezhebinin Bazı Görüşleri:</strong></p>
<p>Ahmed b. Hanbel&#8217;e göre; iman, kesin olarak inanmaktan ve amelden ibarettir.  Artar ve eksilir, yani iman, iyi amelle artar, kötü amelle de eksilir. Kişi  imandan çıkabilir, İslam&#8217;dan çıkmaz. Tevbe edince yeniden imana döner. İnsanı  ancak Allah&#8217;a şirk koşmak veya farzlardan birini inkâr ederek yapmamak imandan  dışarı çıkarır. İnsan herhangi bir farz tembellik veya gevşeklik yüzünden  terkederse, onun durumu Allah&#8217;a havale edilir. Dilerse ona azap eder, dilerse  onu affeder.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin hilâfetinden itibaren büyük günah (kebîre) işleyenlerin durumu  bilginler arasında tartışılmıştır. Hâriciler bu konuda sert bir yol izleyerek,  büyük günah işleyenin dinden çıkacağı görüşünü benimsemiştir.</p>
<p>Hasan el-Basri bunların münafık olacağını söylerken Mürcie fırkasının sapıkları,  iman olduktan sonra, günahın hiçbir zararı olmadığını savunmuşlardır. Ebû Hanîfe  ve çoğunluk İslâm hukukçularına göre büyük günah işleyen kimse, kesin tevbe  ederse, Allah onun tevbesini kabul eder. Eğer tevbe etmeden ölürse durumu  Allah&#8217;a havale edilir. O, dilerse azap eder, dilerse kulunu affeder. Ahmed b.  Hanbel&#8217;in görüşü de, diğer fakihlerin görüşü gibidir. O, şöyle demiştir: &#8220;Mü&#8217;min  kendisine gizli olan şeyleri Allah&#8217;a havale eder, kendi durumunu da O&#8217;na  bırakır. Günahlarla Allah&#8217;ın mağfiret kapısını kapatmaz. Herşeyin, hayır ve  şerrin Allah&#8217;ın kaza ve kaderiyle olduğunu bilir. İyilik yapan için Allah&#8217;tan  ümidini kesmez, kötülük yapanın da âkıbetinden korkar. Muhammed ümmetinden  hiçbir kimse yaptığı iyilik sebebiyle cennete ve kazandığı günah sebebiyle  cehenneme girmez. Bu konuda Allah&#8217;ın dilediği olur&#8221; (İbnu&#8217;l-Cevzî, Menâkıbu&#8217;l  İmam Ahmed b. Hanbel, s. 168).</p>
<p>Ahmed b. Hanbel&#8217;in İslâm Devlet Başkanı seçimi (İmam, halife) ile ilgili görüşü  şu şekilde özetlenebilir: O, hilâfet ve halîfe konusunda sahabe tabiilerin  çoğunluğuna tabi olur. Buna göre, İslâm Devlet başkanı (halîfe), kendisinden  sonra uygun gördüğü birisini hilâfet için aday gösterebilir. Burada son söz  mü&#8217;minlerin bîatıdır. Nitekim Hz. Peygamber, Ebû Bekir (r.a)&#8217;in, kendi yerine  geçmesine işaret buyurmuş, fakat bunu açıkça söylememiştir. Şöyle ki, Hz.  Peygamber, hastalığı günlerinde Ebû Bekr&#8217;i namaz kıldırması için öne  geçirmiştir. Ashâbı kiram; &#8220;Peygamber (s.a.s) O&#8217;nu din işimiz için seçmiştir. O  halde biz O&#8217;nu dünya işimiz için niçin seçmeyelim&#8221; diyerek, Hz. Ebû Bekr&#8217;e bîat  etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir, kendisinden sonra Hz. Ömer&#8217;i aday göstermiş,  müslümanları O&#8217;na bîat edip etmeme konusunda serbest bırakmıştır. Müslümanlar da  kendi iradeleriyle Hz. Ömer&#8217;e bîat etmişlerdir. Daha sonra, Hz. Ömer, peygamber  (s.a.s)&#8217;in rızasını kazanan altı kişiyi seçmiş ve bunlara içlerinden birini  halife seçip, müslümanları buna bîata davet etmelerini tavsiye etmiştir.  Bunların dört tanesi Hz. Osman&#8217;ı seçmiş ve müslümanlar da ona bîat etmişlerdir.  Hz. Ali de O&#8217;na biat edenler arasındadır. Ahmed b. Hanbel, &#8220;Onların işleri,  aralarında danışma (şüra) iledir&#8221; (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti uyarınca, halifenin  şûrâ ile seçilmesi prensibini benimser. Diğer yandan sünnete uyarak halîfenin  Kureyş&#8217;ten olmasını kabul eder. Yönetimi zorla ele geçiren kimseye facir bile  olsa itaâtın gerekli olduğunu söyler. Böylece fitnelerin önüne geçilmiş olur. O,  bu konuda müslümanların maslahatını gözetmektedir. O&#8217;na göre, düzenli ve kalıcı  bir yönetim teessüs etmelidir. Bu düzenin dışına çıkanlar, ümmetin gücünü  bölmekte ve onu temelinden sarsmaktadır. İbn Hanbel&#8217;i böyle düşünmeye sevkeden  şey, Haricilerin o dönemdeki sert, bölücü ve şiddetli eylem ve hareketleridir.  Müslümanların nizamını bozmak isteyenler, zâlim yöneticilerin işledikleri suçtan  daha fazla suç işlemiş olurlar (İbnü&#8217;l-Cevzî, el Menâkıb, s. 176). Ahmed b.  Hanbel, meşru nizarıım korunmasını savunmakla birlikte kendi devrindeki  yöneticilerle hiçbir şekilde temas kurmamış, onların hediye ve armağanlarını  kabul etmemiştir. O, hak ve adalete inanan, zulmü tanımayan, fitne, fesat, isyan  ve karışıklığı istemeyen yüksek bir ruha sahipti.</p>
<p><strong>Ahmed b. Hanbel&#8217;in Hadisçilik Yönü:</strong></p>
<p>İbn Hanbel 40 yaşına kadar hadis öğrenmek ve ilmini artırmak için çalışmış,  Irak, Hicaz ve Yemen arasında ilim seyahatlerinde bulunmuştur. Fakat bu süre  içinde hadis rivayet etmekten veya ders vermekten kaçınmıştır. O, Hz.  Peygamber&#8217;in peygamberlik çağı olan 40 yaşında hadis rivayetine ve ders vermeye  başladığı zaman ilminin en yüksek derecesine ulaşmış ve akranları arasında  temayüz etmişti. Şeyhi Abdurrezzâk İbn Hemmâm (ö. 211/826) O&#8217;nu diğer  hadisçilerle karşılaştırarak şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bize en kudretli hâfız eş-Şazkunî geldi, hadis ricâlini çok iyi bilen Yahya b.  Maîn geldi, fakat bunların hepsini kendi şahsında toplayan Ahmed b. Hanbel gibi  bir İmam daha gelmedi (İbnü&#8217;l-Cevzî, el-Menâkıb, s. 69).</p>
<p>Ahmed b. Hanbel te&#8217;lif ettiği Müsned adlı hadis eseriyle şöhret bulmuştur.  Müsned; üçüncü hicret asrında ortaya çıkan ve hadisleri, diğer hadis  eserlerinden farklı bir şekilde tâsnife tabi tutan kitaplardır. Sünen, musannef  ve câmi&#8217; adı verilen hadis kaynaklarında tasnif, &#8220;konulara göre&#8221; yapılırken,  müsnedlerde, hadislerin konuları dikkate alınmamış, fakat kitaba alınacak  hadisler ya onları rivayet eden sahabî veya sahabîden sonraki râvilerden birinin  ismi altında biraraya getirilmiştir. Meselâ; Ebû Hureyre&#8217;nin Hz. Peygamber&#8217;den  rivayet ettiği hadisler, konuları dikkate alınmaksızın, Ebû Hureyre ismi altında  biraraya getirilerek bir kitap içinde çeşitli sahabîlerin hadislerinden oluşan  bir mecmua te&#8217;lif edilmiştir. Müsned&#8217;in kelime anlamı &#8220;isnad edilmiş&#8221; demektir.</p>
<p>İşte İbn Hanbel&#8217;in Müsned&#8217;i de, diğer müsnedler gibi sahabe adlarına göre tasnif  edilmiş, ve her sahabenin rivâyet ettiği hadis, konusu ne olursa olsun kendi  ismi altında toplanmıştır. Ebû Bekir es-Sıddîk&#8217;ın müsnediyle başlayan eserde  sırasıyla Hulefâ-i Râşidîn ve diğer sahabelerin müsnedleri bunu izlemiştir.</p>
<p>Ahmed b. Hanbel, Müsned&#8217;ini topladığı 700 binin üzerindeki hadisler arasında  seçtikleriyle meydana getirmiştir. Müsned&#8217;de tekrarlarıyla birlik te 40 bin,  tekrarlar dışında yaklaşık 30 bin kadar hadis yer alır (el-Medînî,  Hasâisu&#8217;l-Milsned (Ahmed Muhammed Şakir tarafından Müsned mukaddimesinde  nakledilmiştir), I, 23; es-Suyûtî, Tedrîbu&#8217;r-Râvî, Mısır 1379, s. 101).  Müsned&#8217;in bütün sahih hadisleri içine aldığı söylenemez. Hatta Sahîhayn&#8217;da  hadisleri bulunan 200 kadar sahabenin Müsned&#8217;te yer almadığı ileri sürülmüştür  (es-Süyûlî, a.g.e., s. 101). Müsned, Ahmed b. Hanbel&#8217;in hayatında iki oğlu Salih  ve Abdullah ile, kardeşinin oğlu Hanbel tarafından Ahmed&#8217;ten işitilmiş ve  rivayet edilmiştir. Ancak asıl nüshaya Abdullah&#8217;ın başkalarından işittiği bazı  hadislerle, nüshayı Abdullah&#8217;tan rivayet eden Ebû Bekir el-Kati&#8217;î&#8217;nin bazı  hadisleri de ilâve edilmiştir. Ancak bunların sayısı bütünü etkilemeyecek kadar  azdır (el Medînî, a.g.e., I, 21; es-Suyûtî, a.g.e., s. 101). Sonuç olarak İbn  Hanbel&#8217;in Müsned&#8217;i müslümanlar arasında büyük itibar görmüştür. O&#8217;nun kaleme  aldığı Kitabü&#8217;l-İlel ve Ma&#8217;rifeti&#8217;r-Ricâl incelendiğinde, hadisleri ve  râvîlerini tanımada geniş bilgiye sahip olduğu anlaşılır.</p>
<p><strong>Hanbelî Mezhebinin Yayılması:</strong></p>
<p>Ahmed b. Hanbel usûl ve fetvâlarını yazmaktan kaçınmıştır. Hatta o, fıkhının  yazılmasını menetmiştir. Bunun sebebi, İslâm&#8217;ın asıl ana kaynağını teşkil eden  Kitap ve Sünnetle meşgul olmayı ön plâna çıkarmaktır. O, bu düşüncesini şöyle  ifade eder: &#8220;el-Evzâî&#8217;nin re&#8217;yi, Mâlik&#8217;in re&#8217;yi, Ebû Hanîfe&#8217;nin re&#8217;yi&#8230; bunlar  hepsi re&#8217;y'dir ve bana göre aynıdır. Huccet ve delil olma sıfatı yalnız &#8220;âsâr&#8217;a  aittir&#8221; (İbn Abdilberr, Câmiu&#8217;l-Beyâni&#8217;l-İlm, Mısır 1346, II,149). Delilini  incelemeden hiçbir müctehidin söz ve re&#8217;yine uyulmaz. Delili incelendikten sonra  uyulunca buna taklid değil &#8220;ittiba&#8221; denir. Burada artık müctehidin söz ve re&#8217;yi  ile değil, onun dayandığı delil ile amel edilmiş olur. İbn Hanbel bu görüşünü şu  ifadeleriyle biraz daha aççıklar: &#8220;Ne beni, ne Mâlik&#8217;i, ne Sevrî&#8217;yi ve ne de  el-Evzâî&#8217;yi taklit et, hüküm ve bilgiyi onların aldığı kaynaklardan al. Dinini  hiçbir müctehide ısmarlama, Hz Peygamber ve ashabından geleni al, sonra tabiîler  gelir ki kişi onlar hakkında muhayyerdir&#8221; (Ibnü&#8217;l Kayyim, İ&#8217;lâm, Mısır 1955, II,  178,181, 182).</p>
<p>Daha önce hanefi fıkhı İmam Muhammed&#8217;in kaleme aldığı ve Ebû Hanîfe (ö.150/767),  İmam Muhammed (ö. 189l805) ile Ebû Yûsuf&#8217;un (ö. 182/798) görüşlerini içine alan  râhiru&#8217;r-rivâye ve nevâdir kitapları yoluyla nakledilmiş, İmam Şâfıî de (ö.  204/819) kendi fıkhını bizzat yazmıştı. Ahmed b. Hanbel&#8217;e ait bazı fıkıh  meselelerin yazılı metinleri nakledilmişse de bunlar, kendisi için tuttuğu  notlardır. Hanbelî fıkhı, ahmed b. Hanbel&#8217;in talebeleri aracılığı ile  nakmedilmiştir. Bunların başında oğlu Salih (ö. 266/879) gelir. O, babasının  fıkhını, yazdığı mektuplarla yaymış, kadılık yaptığı yerlerde bizzat pratikte  uygulamıştır. Diğer oğlu Abdullah da (ö. 290/903) el-Müsned&#8217;i ve babasının  fıkhını gelecek nesillere nakletmiştir. Ahmed b. Hanbel&#8217;in yanında uzun yıllar  kalan ve onun fıkhını nakleden öğrencileri; Ahmed b. Muhammed el-esrem (ö.  273/886), Abdülmelik b. Abdillah b. Mihran (ö. 274/887), Ahmed b. Muhammed b.  el-Haccâc (ö. 275/888) başta gelenleridir. Bu öğrencilerden sonra Ebû bekir  el-Hallâl (ö. 311/923) Ahmed b. Hanbel&#8217;in ilimlerini toplamak için bütün gücüyle  çalışmış, bu amaçla seyahatlere çıkmış ve birçok kitap telif etmiştir (Ebû  Zehra, İslâm&#8217;da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Terc. Abdulkadir Şener, İstanbul 1976,  s. 499, 500).</p>
<p>Ahmed b. Hanbel, selefin metodunu benimseyen bir fakih sayılır. Bu yüzden tercih  yapmaktan sakınır, aynı konuda birden çok sahabe veya tabiî görüşünü terketmeyi  gerektiren bir nass bulunmazsa, her iki veya daha çok görüşü mezhebinde ayrı  ayrı kabul ederdi. Meseleyi soran kimsenin içinde bulunduğu özel durumu dikkate  alarak fetvâ verirdi.</p>
<p>Hanbeliler ictihad kapısının kapanmadığını ve her asırda, mutlak bir müctehidin  bulunmasını farz-ı kîfa ye olduğunu söylerler. Çünkü toplumda karşılaşılan yeni  olaylar bunu gerekli kılar. Bu, mezhebin Kitap ve Sünnetin üzerine çıkmaması  için de gereklidir.</p>
<p>Hanbelî mezhebinin fakihleri çok güçlü olduğu halde, istenilen ölçüde  yayılmamıştır. Halktan bu mezhebe bağlı olanlar azınlıkta kalmışlardır. Hatta  hiçbir İslâm ülkesinde çoğunluğu teşkil edememişlerdir. Ancak Necid ile Saud (ö.  795/1393) ailesi Hicaz bölgesine hâkim olduktan sonra Arabistan yarımadasında  Hanbelî mezhebi oldukça güçlenmiştir.</p>
<p>Bu mezhebin fazla yayılmamasının sebepleri şunlardır: Hanbelî mezhebi teşekküt  etmezden önce Irak&#8217;ta Hanef, Mısır&#8217;da Şâfıî ve Mâlikî, Endülüs ve Mağrib&#8217;te yine  Mâlikî mezhebi hâkim durumda idi. Diğer yandan Hanbelîler önceleri, başkalarına  karşı delilden çok sert hareketlere başvuruyorlardı. Güçleri arttıkça, iyiliği  emretme ve kötülükten sakındırma için insanlara baskı yapıyorlardı. Hanbelîlerin  bu gibi davranışları yüzünden insanlar bu mezhepten ürkmüşlerdir. Bu sebeple  Hanbelî mezhebi fazla taraftar bulamamıştır (Ebû Zehra, a.g.e; s. 505, 506).</p>
<p><strong>Hamdi DÖNDÜREN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.iftarsahur.com/hanbeli-mezhebi-227.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Es&#8217;ari Hezhebi</title>
		<link>http://www.iftarsahur.com/esari-hezhebi-226.html</link>
		<comments>http://www.iftarsahur.com/esari-hezhebi-226.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 19:52:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.iftarsahur.com/esari-hezhebi.html</guid>
		<description><![CDATA[Ebu&#8217;l-Hasen el-Eş&#8217;ârî&#8217;nin (324/935-36) öncülüğünü yaptığı, kelâm metodunu benimseyen kelâm ekolü. Çoğulu &#8220;Eşâ&#8217;ira&#8221; gelir. Eş&#8217;ariyye ismi, her ne kadar, Ehl-i Sünnete mensup iki ekolden birisinin ismi olsa da, bu ekolün ortaya çıkışı dikkate alındığında, ehl-i bidata mukabil kullanılması itibariyle genel anlamda Mâtûridîyye&#8217;yi de içine alarak, Ehl-i Sünnet&#8217;in genel ismi olarak anlaşılmaktaydı. Zira, o yıllarda akaidin önemli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ebu&#8217;l-Hasen el-Eş&#8217;ârî&#8217;nin (324/935-36) öncülüğünü yaptığı, kelâm metodunu benimseyen kelâm ekolü. Çoğulu &#8220;Eşâ&#8217;ira&#8221; gelir.</p>
<p>Eş&#8217;ariyye ismi, her ne kadar, Ehl-i Sünnete mensup iki ekolden birisinin ismi olsa da, bu ekolün ortaya çıkışı dikkate alındığında, ehl-i bidata mukabil kullanılması itibariyle genel anlamda Mâtûridîyye&#8217;yi de içine alarak, Ehl-i Sünnet&#8217;in genel ismi olarak anlaşılmaktaydı. Zira, o yıllarda akaidin önemli meselelerinden birini teşkil eden Allah&#8217;ın sıfatları meselesinde birbirine zıt iki görüş ileri sürülüyordu. Bunlar, sıfatları kabul eden Selefiyye görüşü ile onların bir kısmını kabul etmeyen Muattıla görüşü idi. Selefiyye&#8217;ye sıfatları kabul etmesi sebebiyle &#8220;Sıfâtiyye&#8221; deniliyordu. Eş&#8217;ârî Selefiyye&#8217;ye geçtikten ve Eş&#8217;ariyye ekolünün temsilcisi olduktan sonra, sıfatları kabul eden Ehl-i Sünnete &#8220;Eş&#8217;ârîyye&#8221; denilmiştir. İşte bu bakımdan Eş&#8217;ârîyye, ehl-i bid&#8217;ata mukabil olarak kullandığı takdirde Maturidiyye&#8217;yi de içine almaktadır (Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi 153. Ayrıca kaynaklar için bk. Şehristânı, el-Mile&#8217;l 1/92-93; İzmirli, Yeni İlm-i Kelâmı/l 10).<br />
<span id="more-226"></span><br />
Eş&#8217;ârîyye Mezhebi, Mu&#8217;tezile&#8217;ye karşı bir anti-tez olarak doğmuş ve selef akidesini esas almıştır. Fakat, akaid meselelerinin ele alınışında kelâmı bir istidlâl kullanılmış, te&#8217;vile yer verilmiştir. Eş&#8217;ariyye&#8217;ye mensup kelâm âlimleri zamanla te&#8217;vile daha çok yer vermişler, zaman zaman da kelamda yenilikler yaparak, Kelâm ilmini felsefe ile meselelerini tartışabilecek bir güce kavuşturmuşlardır. Gazzâlî&#8217;nin faaliyetleri bu hususun en canlı örneği olarak ele alınabilir. Kısacası, Eş&#8217;ârî kelâmında aklın büyük önemi vardır. Zira, ortaya çıkışındaki ortamda bunun böyle olmasını zorunlu kılıyordu .</p>
<p>Eş&#8217;ârîyye ekolü önce Irak ve Suriye&#8217;de yayılmış daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş&#8217;ârî âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır.</p>
<p>Eş&#8217;ârî&#8217;den sonra bu ekole mensup olarak, ortaya atılan fikirleri geliştiren âlimler arasında şunları saymak mümkündür: Ebû Bekir el-Bâkıllânî (403/1012-1013); İmâmu&#8217;l-Haremeyn Cüveynî (478/1085-86); Ebû Hâmid Gazzâli (505/1111); Şehristânî (548/1153-54); Fahru&#8217;d-din Râzı (606/1209-10); Sayfullah Âmidî (631/1233-34); Beydâvî (685/1286 -87); Sa&#8217;dud-din Teftâzânî (793/139091); Seyyid Şerif Cürcânî (816/141314); Celâlu&#8217;d-din Devvânı(908/1502503).</p>
<p>Eş&#8217;ârîyye ekolünün genel görüşlerine gelince; Bunları bir fikir vermesi açısından ana hatlarıyla şöyle sıralanabilir: Ancak bu görüşleri tam anlamıyla ifade edebilmek için dayandıkları esaslar ve istidlâl yollarıyla, delilleriyle ele almak en doğru yol olacaktır. Bu da burada mümkün olmadığı için bunları ana başlıklarıyla verme yolunu tercih ediyoruz.</p>
<p>1. Ma&#8217;rifetullah: Akıl hiç bir şeyi vâcip kılamaz. Akıl, Allah&#8217;ı bulabilecek güçte bile olsa, Allah&#8217;ı bilmek şer&#8217;an vaciptir. Aklen bir vucûbiyyet yoktur. Şeriattan, dinden- haberi olmayan insan, hiç bir şeyden sorumlu değildir.</p>
<p>2. Nübüvvet: Nübüvvet için erkek olmak şart değildir. Kadında peygamber olabilir.</p>
<p>3. Cüzi İrade: Cüzi irade müstakil değildir, onu da Allah yaratır.</p>
<p>4. Kesb: Kesb, insan gücünün, güç yetirilen şeyle birlikte olmasıdır. Eş&#8217;ârîyye ekolünde kesb anlayışı kapalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu yüzden anlaşılması diğer meselelere göre daha zordur.</p>
<p>5. Husn ve Kubh: Husn ve kubh şer&#8217;îdir, akıl ile idrak olunamaz. Ancak Allah&#8217;ın emir ve yasağı ile bir şeyin iyi ya da kötü olduğu bilinir. Bir şey emredilmiş ise iyidir, nehyedilmiş ise kötüdür. Emir ve nehiy olmadan iyilik ve kötülük bilinemez.</p>
<p>6. Tekvin: Tekvin hakiki bir sıfat olmayıp, itibarı bir sıfattır, kudret sıfatının bir taallukudur.</p>
<p>7. Sebep ve Hikmet: Allah&#8217;ın fiilleri bir hikmete göre olmadığı gibi bir sebebe de bağlı değildir. Çünkü Allah, yaptıklarından sorumlu değildir.</p>
<p>8. Güç Yetirilemeyen Şeyle Teklif: Allah&#8217;ın insanın gücünün dışında kalan bir şeyin yapılmasını emretmesi ve kullarını bununla mükellef tutması caizdir. Ama böyle bir durum vaki olmamıştır.</p>
<p>9. İbadet Mükellefiyeti: Kâfirler iman etmekle mükellef oldukları gibi, ibadet etmekle de mükelleftirler. İbadet etmedikleri için ayrıca ceza göreceklerdir.</p>
<p>10. İrtidad: Dinden çıkmış olan, yeniden iman ederse amelleri de kendisiyle geriye dönmüş olur.</p>
<p>11 . Kelâm-ı Nefsı: Kelâm-ı Nefsî&#8217;nin işitilmesi caizdir.</p>
<p>12. Kur&#8217;an-ı Kerîm: Kelâm-ı nefsî durumundaki Kur&#8217;an mahluk değildir. O Allah&#8217;ın kelâmıdır. Ses ve harflere muhtaç değildir. Elimizde bulunan mushaf ise, ses ve harflere muhtaç olan kelâm-ı lâfzîdir ve mahluktur. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Bir şeyi(n olmasını) dilediğimiz zaman sözümüz ancak ona &#8220;ol&#8221; dememizden ibarettir. O da derhal oluverir&#8221; (en-Nahl, 16/40). Kur&#8217;an yaratılmış olsa idi, Allah kendi sözü olan Kur&#8217;an&#8217;a ol demiş olacaktır. Halbuki &#8220;ol&#8217; sözü de Kur&#8217;ân&#8217;dadır.</p>
<p>13. Ezelde Ma&#8217;dûma Hitab: Yüce Allah&#8217;ın hitabının ezelde ma&#8217;duma (yokluk) taalluk etmesi caizdir. Buna göre Yüce Allah ezelde mütekellimdir.</p>
<p>14. Tevbe-i Ye&#8217;s: Ümitsizlik halinde yapılan tevbe makbuldur.</p>
<p>15. Şefaat: Şefaat haktır ve kıyamet günü gerçekleşecektir.</p>
<p>16. Rü&#8217;yet: Yüce Allah&#8217;ın ahirette mü&#8217;minler tarafından gözle görülmesi mümkündür ve görülecektir. Bu hem aklı deliller hem de naklî deliller ile desteklenmiştir. Allahu Teâlâ Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de şöyle buyurur: &#8221;O günde (kıyamette) peygamberlerin velilerin ve müminlerin yüzleri apaydınlıktır. Rablerine orada hiçbir engel olmaksızın bakıcıdırlar&#8221; (el-İnsân, 75/22-23) .</p>
<p>Abdurrahim GÜZEL</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.iftarsahur.com/esari-hezhebi-226.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Matüridi Mezhebi</title>
		<link>http://www.iftarsahur.com/maturidi-mezhebi-225.html</link>
		<comments>http://www.iftarsahur.com/maturidi-mezhebi-225.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Aug 2008 19:50:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.iftarsahur.com/maturidi-mezhebi.html</guid>
		<description><![CDATA[İslâm akaidinde imam Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Matüridiyye nisbet edilen mezhep. İmam Ebu Mansur el-Mâturidinin akaiddeki mezhebine mensub olanların meydana getirdiği topluluğa Matüridiyye denilir. Alemü&#8217;l-Hudâ, İmamü&#8217;l-Huda ve el-Mütekellim lakablarıyla da anılan Matüridi takriben 238/852&#8242;de Maveraünnehir&#8217;de bulunan Semerkand&#8217;ın Matürid köyünde doğmuştur. 333/944&#8242;te Semerkand&#8217;da vefat etmiştir. O, İslama çok değerli hizmetler vermiş öncü İslâm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm akaidinde imam Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Matüridiyye  nisbet edilen mezhep. İmam Ebu Mansur el-Mâturidinin akaiddeki mezhebine mensub  olanların meydana getirdiği topluluğa Matüridiyye denilir.</p>
<p>Alemü&#8217;l-Hudâ, İmamü&#8217;l-Huda ve el-Mütekellim lakablarıyla da anılan Matüridi  takriben 238/852&#8242;de Maveraünnehir&#8217;de bulunan Semerkand&#8217;ın Matürid köyünde  doğmuştur. 333/944&#8242;te Semerkand&#8217;da vefat etmiştir. O, İslama çok değerli  hizmetler vermiş öncü İslâm âlimlerinin başında gelir. Maveraünnehir&#8217;de Ehli  Sünnet&#8217;e nisbet edilen Kelâm ekolünün kurucusu ve mümessilidir. Ehli Sünnet  kelâmının Irak&#8217;taki mümessili ise Ebul Hasen el-Eş&#8217;arî&#8217;dir (v. 324/936).  Maturîdinin yaşadığı çağda, ilim ve edebiyata hizmet etmiş olan Samanoğulları  devleti (844-999) hüküm sürmekteydi. Bize kadar gelen Te&#8217;vilâtu&#8217;l-Kur&#8217;an ve  Kitâbü&#8217;t-Tevhîd gibi eserlerinden anlıyoruz ki, Matüridi, Kelâm, Tefsir,  Mezhebler Tarihi, Fıkıh ve Fıkıh usulünde derin bilgi sahibiydi. Mâturidinin  hocaları, ilimleri İmam A&#8217;zam Ebu Hanife&#8217;ye uzanan Ebu&#8217;n-Nasr el-İyazi, Ebu Bekr  Ahmed el-Cürcânî ve Muhammed b. Mukatil er-Râzî&#8217;dir. Bunların hocası ise İmam  Ebu Yusuf ve İmam Muhammed&#8217;den okumuş olan Ebu Süleyman b. Musa el-Cürcânî&#8217;dir.  İmameyn lakabıyla tanınan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, İmam A&#8217;zam&#8217;ın en  seçkin talebeleriydi. Matüridi, hocalarından İmam A&#8217;zam&#8217;ın akaide dair  el-Fıkhü&#8217;l-Ekber, er-Risale, el-Vasiyye, el-Fıkhü&#8217;l-Ebsat, el-Âlim  ve&#8217;l-Müteallim isimli risalelerini de okuyup rivayet etmiştir. Matürîdî, imam  ismini almaya lâyık Hâkim es-Semerkandî (340/951), Ebul-Hasen er-Rustuğfeni (v.  345/956), Ebu&#8217;l-Leys el-Buhârî, Ebu Muhammed Abdülkerim b. Musa el-Pezdevî (v.  390/999) gibi büyük afimler de yetiştirmiştir. İmamları Mâtürîdiyye büyük bir  sevgi ve saygı ile bağlı olan bu âlimler, Maveraünnehir&#8217;de Matüridiyye mezhebini  delilleri ile kuvvetlendirerek açıklıyorlar ve yaymaya çalışıyorlardı.<br />
<span id="more-225"></span>Eş&#8217;ariyye Kelâm mektebinin doğup geliştiği yer olan Irak, pek çok bid&#8217;at  mezhebinin çıktığı bir bölgeydi. İmam Eş&#8217;arî, Revâfız, Karamita ve özellikle  Mu&#8217;tezile ile çok şiddetli ve gürültülü cedel ve münakaşalarda bulunmuştu.  Matüridî&#8217;nin yetiştiği Maveraünnehir ise Irak&#8217;tan uzak olduğu için az da olsa  bid&#8217;at akımlarından uzak kalmıştı. Fakat sonunda bu akımlardan bir kısmı  Maveraünnehir&#8217;e sızmış, Mu&#8217;tezile&#8217;nin sesi buralara kadar aksetmişti. Nisbi de  olsa, bid&#8217;at mezheblerinin mensubları buralarda da bulunuyordu. İmam Matüridî,  Maveraünnehir&#8217;e kadar gelen Mu&#8217;tezile&#8217;den başka, Dehriye, Seneviyye ve  Karâmita&#8217;ya karşı mantıklı ve istikrarlı mücadeleler vermişti. Onun Kitâbü&#8217;t  Tevhid&#8217;i bunlar gibi sapık fikir ve bid&#8217;at cereyanlarını içine alan ve bunları  gereği gibi çürütmeye çalışan en değerli ve en eski vesika mahiyetini  taşımaktadır.</p>
<p><strong>Metodu:</strong></p>
<p>Gerek Eş&#8217;arî gerekse Matüridî, Mu&#8217;tezile ve diğer bid&#8217;at mezheblerine galebe  çalabilmek için, hasımlarının metodlarının akl-ı selime uygun taraflarını  almışlar ve Ehli Sünnet Kelâmı&#8217;nın kurucusu olmuşlardır. Fakat, Ehl-i Sünnet&#8217;in  Kelâm metodunu daha ziyade doğru ve ilmi bir şekilde başlatan, akla ve nakle de  lâyık oldukları değeri vererek bu iki asla bağlı kalan ve bu şekilde İslâm  akaidini açıklamaya çalışan, imam Matüridî olmuştur. Çünkü, dinde akla uymayan  bir şey yoktur. Allah&#8217;ın varlığı, hayat, ilim, kudret, irade gibi sıfatları ve  Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in peygamberliği akılla isbat edilir. Yine naklin  bildirdiği ahiret ve ahvali gibi gayb haberlerinin imkânı akıl ile gösterilir ve  Resulün haber verdiği şekilde bunlara iman edilir. Kelâm metodunda iman edilecek  esas ve konuların hepsi haber-i sadık (sahih bir şekilde bize kadar gelen  haber-i Resul ile) tesbit edilir. Bunları isbat etmeye yarayacak delillere  gelince&#8230; Bunlardan duyulur âleme ait olanlar için duyular ve bunun ötesinde  kalanlar için akıl kullanılır. Bu şekilde bilgilerimizin üç temel kaynağı ve  bunların değerleri hakkında gerekli açıklamayı yapan, İmam Matüridî olmuştur. O,  bilgilerimizin sebepleri ve değeri hakkında söz edilen ilk İslâm âlim ve  mütekellimi olduğu için bu konularda kendisinden sonra gelen kelâmcılara çığır  açmıştır. Ondan sonra gelen kelâmcılar da yazdıkları eserlerin mukaddimelerinde  bilgilerimizin kaynağı ve değeri hakkındaki görüşlerini yazmışlardır.</p>
<p>Matüridî, Kitabü&#8217;t-Tevhidinde, insanı ilme ulaştıran yolların iz&#8217;an (sağlam duyu  organları ve bunlarla yapılan deney ve gözlem), haberler ve aklî istidlal  olduğunu ve bilgiye ulaşabilmek için bu yolların hiç birisinden müstağni  olunamayacağını söylüyor. Ona göre bunlardan her birinin sahasına giren bilgiler  grubu vardır. Her bilgi alanına ancak kendisine götüren yolla gidilir. Duyularla  elde edilen bilgiyi inkâr eden, inatçı ve kendisini beğenmiştir (Kitabü&#8217;t-Tevhid  Beyrut, 1970 s. 7-8).</p>
<p>Matüridî iki çeşit haber olduğunu söyler: 1- Mütevatir haber. Bunun doğru  olduğunu tesbit etmek için konuyu araştırıp tetkik etmek lâzımdır. 2-  Peygamberlerin haberleri. Yanlarında doğruluklarını gösteren ayetler (mûcizeler)  bulunduğu için, onların verdikleri haberlerden daha doğru bir haber yoktur.  Çünkü doğruluklarının açıklık ve seçikliği bakımından kalbin ısınıp yatışacağı  sözler peygamberlerin haberleridir.</p>
<p><strong>Matüridî akıl hakkında şöyle der:</strong></p>
<p>Aklın istidlâline gelince; bunun ilmin sebebi olduğunu kabul etmek gerekir.  Çünkü duyular vasıtası ile elde edilen bilgileri düşünüp tertipleyerek hüküm  veren odur. Duyulardan uzak olan ve bunların dışında kalan şeyleri anlayan,  haberlerle bilinen şeyler de yanlışlık olup olmadığı ihtimali üzerinde duran,  sonra peygamberlerin mucizeleri ile sihirbazların aldatmacalarını ayırdeden ve  başka şeylerin doğruluğunu veya yanlışlığını anlayan akıldır. Aklın tefekkürü  ile mahlukattaki hikmeti ve yaratıcı olan Allah&#8217;ın varlığına delâlet eden  delilleri anlarız.</p>
<p>Nitekim akıl ile, Kadîm olan Allah&#8217;ı bilir ve onu hâdis olan mahlukattan  ayırdederiz (Kitabü&#8217;l-Tevhid,s. 78). Matüridî, Tevilatü&#8217;l-Kur&#8217;an ve  Kitabü&#8217;t-Tevhid isimli eserlerinde aklî tefekkür ve istidlâli müdafaa eder;  vahyin aklî delil getirmesini mutlaka gerekli görür. Akıl şaşar veya doğruyu  bulamaz korkusuyla, sadece nakle dayanmayı gerekli gören fukaha ve hadisçilere  karşı çıkar ve şöyle der:</p>
<p>&#8220;İnsana aklını kullanmaktan vazgeçmeyi telkin eden, şeytanî vesveseden başka bir  şey değildir. Çünkü şeytan, kişiyi aklının semeresinden alıkoyar, iyi fırsatlara  nail olmak ve istediğini elde etmek için güvencelerini sarsar. Aklı kullanarak  eşyayı düşünmek, onun prensip ve sonuçlarından gizli olanları bilmek içindir.  Sonra bunlarda, eşyanın hâdis olduğuna ve bunları yaratanın varlığına,  nefislerini şehvetlerine uymaktan alıkoyanlar için deliller vardır. Bilinsin ki,  aklı kullanmaya engel olan, şeytanın vesvesesi ve işidir&#8221; (Kitabu&#8217;t-Tevhid s.  136).</p>
<p>Yine Matüridi&#8217;ye göre aklı hata ve sürçmelerden korumak için ihtiyatlı  davranmak, makûlün yanında nakle de dayanmak gerekir. O bu konuda şöyle der:  &#8220;Kim nakle dayanarak aklı kullanmada dikkatli ve ihtiyatlı bulunmayı inkâr eder  ve akıldan gizli kalan şeylerin mahiyet ve künhünü anlamak ister ve Hz.  Peygamber&#8217;den bir işaret olmaksızın nakıs ve sınırlı aklıyla Allah&#8217;ın  hikmetlerinin tamamını ihata etmeye çalışırsa, aklına zulmeder ve ona  kaldıramayacağı şeyleri yüklemiş olur&#8221; (M. Ebu Zehra Tarihul-Mezahibil-İslamiyye  fi&#8217;s-Siyaset-i Vel-Akaid, s. 212-213).</p>
<p>Matüridî&#8217;nin elinde hocalarından okuyup rivayet ettiği İmam A&#8217;zam&#8217;ın risaleleri,  Akaid&#8217;den, İlm-i kelama dönüştü. Bu risaleler inanılması lâzım gelen Ehli Sünnet  akidesini açıklayan bilgiler idiler. Matüridî bunlarda beyan edilen akaidi başka  nakli delillerle takviye etti ve aklı kesin delillerle destekledi. Akâid&#8217;in  teferruâtını bürhanlarla kesinleştirip kuvvetlendirdi. O Maveraünnehir ülkesi ve  diğer İslam bölgelerinde Ebu Hanife ekolünün kelamcısı Ehl-i Sünnet Vel-Cemaatın  reisi oldu. Bu sebeple akaidte Hanefî mezhebi, Matüridi&#8217;ye nisbet edildi.  Böylece, az bir kısmı hariç, Hanefî mezhebinde bulunan kelâmcılara Matüridiyye  denildi. Ebu Hanife&#8217;nin ismi ancak Hanefî fıkıhçılarına nisbet edilmekle  yetinildi. Bir çok kelâmcı ve araştırıcılar, Matüridiyye diye anılan bu Ehli  Sünnet mezhebinin asıl kurucusunun İmam Matüridi değil, İmam A&#8217;zam Ebu Hanife  olduğunu, Matüridî&#8217;nin ise onun yazdığı akaid esaslarını aklî ve naklî  delillerle destekleyerek açıkladığını ifade ederler. Bazılarının iddia ettiği  gibi Matüridî, İmam Eş&#8217;arî&#8217;ye bağlı bir kimse değil, İmam A&#8217;zam ve  arkadaşlarının esaslarını tedvin ettiği Ehli Sünnet mezhebini açıklayan ve  destekleyerek devam ettirenlerdendir.</p>
<p>İmam Ebul-Hasen el-Eş&#8217;arî ile İmam Ebu Mansur el-Matüridî, Ehli Sünnet akidesini  yayma gayesinde ve pek çok izahlarının neticelerinde birleşiyorlarsa da; her  ikisinin Kelâm metodları birbirlerininkinden az çok farklıdır. Şüphesiz her iki  kelâmcı da Kur&#8217;an&#8217;ın ihtiva ettiği akaidi, akıl ve mantığı bürhanlarla isbat  etmeye çalışıyorlardı. Çünkü selim akıl ile sahih nakil asla çatışmazdı. Fakat  Matüridî, Eş&#8217;arî&#8217;nin verdiği önemden daha fazla akla değer veriyordu. Ona göre  aklın daha çok değeri olduğuna şu örnekler delâlet etmektedir:</p>
<p>1- Her iki mezhebe göre; Allah&#8217;ın varlığını aklî delil getirerek bilmek farzdır.  Matüridiyye&#8217;ye göre peygamber gönderilmezse bile Allah&#8217;ı aklen bilmek  gereklidir. Allah&#8217;ı bilmenin vücubunu idrak eden akıldır. Akıl tek başına  Allah&#8217;ın varlığını ve bunun vacib oluşunu bilebilirse de, peygamber  gönderilmeden, Allah tarafından yapılması teklif edilen hükümleri tek başına  bilemez. Allah&#8217;ı akılla bilmenin aklen vacib olduğu görüşü, Matüridilere İmam  A&#8217;zam Ebu Hanife&#8217;den geçmiştir. Beyazî&#8217;nin (1098/1687) açıklamasına göre, Ebu  Hanife &#8220;Akıl yaratıklara bakarak Büyük Yaratıcıyı bilmenin aleti olduğu için  Allah&#8217;ı bilmemekte kimsenin mazereti olamaz&#8221; demiştir (Ebu Hanife&#8217;nin bu  görüşleri için bk. Kemaleddin el-Beyazî, İşaratü&#8217;l-Meram, Mısır 1949/1368, s.  78).</p>
<p>Eş&#8217;arîler ise; akıl, Allah&#8217;ın varlığını ve birliğini bilmede alet olduğu halde,  ona bu bilmenin vücubunu emreden akıl değil, Allah&#8217;tır. Allah&#8217;ın emri de vahiy  ve şeriatla bilinir, diyorlar.</p>
<p>Matürîdîler de; Allah&#8217;ı bilmenin vücubunu emreden Allah ise de, akıl, Allah&#8217;ın  koyup emrettiği bu vücubu bilebilir, diyorlar. Fakat, &#8220;akıllı bir kimsenin  mazeretsiz olarak Allah&#8217;ın varlığına ve birliğine dair akli delil getirmeyi  terketmesi haramdır. Aklî delili bir özrü olmadan terkeden günahkâr olur. Akıl  tek başına Allah&#8217;ı bilebilir. Fakat teklifi hükümleri (insanların Allah  tarafından mükellef tutulduklârı hükümleri) bilemez&#8221; düşüncesinde her iki mezheb  de birleşiyorlar.</p>
<p>2- Matüridî, yine, hüsün ve kubuh meselesinde der ki: &#8220;Allah bir işi haddi  zatında ve aslında güzel olduğu için veya faydası zararından daha çok olduğu  için emreder. (Hüsün emrin medluldür) Allah&#8217;ın bir işi emretmesi, o işin aslında  güzelliğine delâlet eder. Bir şey mahiyeti itibarıyla çirkin olduğu için Allah o  şeyden nehyeder. Allah&#8217;ın bir şeyi nehyetmesi, o şeyin aslında çirkinliğine veya  zararının faydasından daha çok olduğuna delâlet eder.&#8221; Matüridi&#8217;ye göre hüsün ve  kubuh açısından eşya ve işler üç kısımdır: a) İnsan aklının tek başına  güzelliğini anladığı şeyler, b) Tek başına aklın çirkinliğini idrak ettiği  şeyler, c) Tek başına insan aklının ne güzelliğini ne de çirkinliğini  anlayamadığı şeyler, ki, bunların da güzelliği ve çirkinliği ancak Allah&#8217;ın  emretmesiyle anlaşılır. Şu kadar var ki; aklın güzelliğini bildiği şeyleri bile  Allah emreder, çirkinliğini bildiği şeylerden de Allah nehy eder. Aklın tek  başına mükellef kılma ve sorumlu tutma hakkı yoktur. Dini sorumluluklarda  sorumlu tutma hakkı yalnız Allah&#8217;ındır. Yegâne hüküm veren ve insanları mükellef  tutan O&#8217;dur.</p>
<p>Eş&#8217;arîler ise; &#8220;eşyanın aslında ve fiillerin mahiyetinde güzellik ve çirkinlik  yoktur. Allah emrettiği için bir şey güzeldir, nehyettiği için de çirkindir&#8221;,  derler. Aklın, fiillerin aslında güzellik ve çirkinliği idrak ettiğini kabul  etmezler.</p>
<p>Mutezileye göre ise; aklın güzelliğini idrak ettiği şeyler, yine aklın mükellef  kılmasıyla vacib olur. Çirkinliği anlaşılan işten de kaçınmak aklın teklifiyle  vacib olur.</p>
<p>3- Eş&#8217;arî; &#8220;Allah Teâlâ, bir sebeb ve maksattan dolayı fiillerini işlemez  (Allah&#8217;ın fiilleri, maksat, gaye ve illetlerle muallel değildir). Yani, Cenab-ı  Hak bir şeyi sebeb, maslahat ve gayesiz olarak işler de; bir sebebe müstenid ve  bir maslahata mebni işlemez. Çünkü o işlediğinden sorumlu tutulmaz. Ayetlerde  geçen Allah&#8217;ın hikmetini de ilim ve iradesine irca eder.</p>
<p>Matüridi&#8217;ye göre, Allah kendisine hakim (hikmet sahibi) diyor. O halde O&#8217;nun  hikmet sıfatı da vardır. Allah boş ve abes işlerden münezzehtir. Her işinde  hikmet vardır. Yüce Allah, gerek teklifi hükümlerinde, gerekse yarattığı  işlerinde bir zorlayan ve vacip kılan olmaksızın bu hikmeti murat etmiş ve  kasdetmiştir. Çünkü O muhtar, serbestçe dileyen ve dilediğini işleyendir.  Mutezile&#8217;nin dediği gibi, kullarının mesalihine riayet etmesi O&#8217;na vacip olmaz.  Çünkü, vücub ve gerekli olma, iradeye aykırı olur ve başkasının O&#8217;nda hakkının  olduğunu hatırlatır ve O&#8217;nun yaptığı şeylerden sorumlu olmasını gerektirir.  Allah yaptığından sorumlu değildir.</p>
<p>4- Matüridiler, Allah&#8217;ın tekvin (halk) sıfatını, kudret sıfatından başka ezeli  ve hakiki sıfat kabul ederler. Çünkü Allah, Kur&#8217;an&#8217;da kendisini halık (yaratıcı)  olarak vasıflandırmıştır. Allah eşyayı kudret sıfatıyla değil, tekvin sıfatıyla  yaratır, derler.</p>
<p>Eş&#8217;arîler ise, tekvin sıfatını, Allah&#8217;ın kudret sıfatının yaratacağı şeylere  hadis olan bir taallûku olarak kabul ederler.</p>
<p>Görülüyor ki Matüridi&#8217;ler nakle bağlı kalmışlar ve bu başlılıktan taviz  vermeksizin, nassların özüne uygun akli açıklamalarda bulunmuşlardır. İzmirli  İsmail Hakkı&#8217;nın &#8220;Yeni ilm-i Kelâm&#8221; isimli eserinde Eş&#8217;ariyye ile Matüridiyye  arasındaki farkları belirtirken; &#8220;Eş&#8217;ariyye indinde, tevbe-i ye&#8217;s (bir kimsenin  ölüm esnasında ilâhi azabı görürken tövbekâr olup iman etmesi) makbul değildir;  Matüridiyye&#8217;ye göre ise makbuldür&#8221; (Yeni İlm-i Kelâm, I, 115) demesi tamamen  yanlıştır. Çünkü Matüridilere göre de tevbe-i ye&#8217;s asla makbul değildir.</p>
<p>Matüridî, Te&#8217;vilâtında; Ebul-Mu&#8217;in en-Nesefi, et-Tabsira&#8217; adlı eserin de tevbe-i  ye&#8217;sin makbul olmayışının sebeplerini açıklarlar: &#8220;Çünkü bu iman korku ve azabı  gidermek için inanmadır; çalışma ile erişilen iman değildir ki onun (ölenin)  inanması ictihad (emek ve gayret ile husule gelen iman olsun&#8230;&#8221; (Te&#8217;vilat  li-Ebi Mansur el-Matüridî, Kayseri Raşid Ef. Kütüphanesi No: 47 vr. 1829).</p>
<p>&#8220;Bir kimsenin ye&#8217;s halinde veya ahirette azabı görürken iman etmesi geçersiz ve  faydasız olur&#8230; (Tabsıratül-Edille, Raşid Ef. Küt. No: 496, vr. 86).</p>
<p>Tevbe-i ye&#8217;sin makbul olmayacağı hakkında Kötülükleri işleyip dururken ölüm  bunlardan birine geldiği zaman şimdi tevbe ettim, diyenlerin tevbesi yoktur&#8230; &#8221;  (en-Nisa, 4/18) Azabımızı gördükleri vakit iman etmeleri kendilerine fayda  verecek değildir&#8221; (el-Mü&#8217;min, 40/85) gibi âyetler vardır. Matüridîler ayetlerin  zahirine aykırı düşecek görüşlerde bulunmazlar.</p>
<p><strong>İslâm tarihinde akaidi açıklayan itikadî mezhebler başlıca dörttür. Bunlar,  Resulullah&#8217;ın ve Ashab-ı kirâmın akâidine ve üzerinde bulundukları yola  yakınlıkları itibarıyla şöyle sıralanırlar:</strong></p>
<p>a) Ehl-i Sünneti hassa denilen Selefiyye: Bunlar nassların zahirine bağlılığı ve  teslimiyeti prensip edinmişlerdir. Kur&#8217;an&#8217;da bildirilen iman esaslarını akılla  fazla irdeleyip kurcalamadan iman ederler.</p>
<p>b) Eş&#8217;ariyye: Nassları esas olarak alıp akli delillerle bunları desteklerler.</p>
<p>c) Matüridiyye: Bunlar da Eş&#8217;ariyye gibi kelâm metodunu kabul ederler. Kur&#8217;an ve  sahih sünnette bildirilen akaidi daha fazla aklî ve kuvvetli delillerle  desteklerler.</p>
<p>d) Mutezile: Bunlar aklı esas alıp nakil ile bunu desteklemeye çalışırlardı.  Bazı araştırıcılar, akla bu kadar önem verdiği için Matüridiyye, Selefiyye&#8217;den  daha çok Mutezile&#8217;ye yakındır demişlerdir. Dikdörtgen şeklinde bir alanın ucunda  Selefiyye yani Ehl-i hadis; öteki ucunda Mutezile bulunur. Alanın Mutezileye  bitişik 1/4&#8242;ünde Matüridiyye; Muhaddislerin yanında Eş&#8217;ariyye mevcuttur,  demişlerdir.</p>
<p>Matüridî, nassların yardımıyla akli istidlalin gerekli oluşu prensibini  tefsirinde de uygulamıştır. O &#8220;Tevilatü&#8217;l-Kur&#8217;an&#8221;isimli eserinde müteşabihleri  muhkem ayetlere hamletmektedir. Yol bulabildiği vakitte Kur&#8217;an&#8217;ı Kur&#8217;an ile  tefsir etmektedir. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;ın bir kısmı diğer bir kısmıyla çelişmez. Eğer o  (Kur&#8217;an) Allah&#8217;tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan  bir çok şeyler bulurlardı&#8221; (en-Nisa, 4/82). Matüridî, müteşâbih ayeti,  dayanacağı bir muhkem ayet veya kat&#8217;i bir delil bulamazsa te&#8217;vil etmekten kaçar.  Müteşabih ayetleri te&#8217;vil hususunda takib edilen bu metodu Eş&#8217;ari de  kullanmıştır. Ancak Eş&#8217;ariyye ve Matüridiyye kelamcılarının müteahhirini, halk  yanlış yorumlayarak teşbihe düşmesinler diye müteşabih ayetleri te&#8217;vil  etmişlerdir. Bu te&#8217;villerinde bu ayetlerin kesin anlamı olmadığını, ihtimal  dairesi içinde olduğunu belirtmişlerdir.</p>
<p><strong>Matüridiyye Mezhebini Geliştirenler:</strong></p>
<p>Matüridi&#8217;nin akaid ve kelam metodu bizzat bu ekole bağlı olan müelliflerin  eserlerinden öğrenilmektedir. Matüridî pek çok eser telif etmiştir. Ancak  bunlardan pek çoğu kaybolmuş, günümüze kadar ancak iki tanesi gelebilmiştir:</p>
<p>Bunlardan birisi &#8220;Tevilâtü&#8217;l-Kurân &#8220;diğeri adı &#8220;Te&#8217;vilatü Ehli&#8217;s-Sünne&#8221;dir.  Dünya kütüphanelerinde elli tane kadar nüshası olduğu sanılmaktadır. Hemen hemen  İstanbul&#8217;un her kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur. Dirayet usulünü takip eden  çok kıymetli bir Kur&#8217;an tefsiridir. Müellif münasebet düştükçe akaid konularına  çok yer ayırır ve bid&#8217;at mezheblerinin görüşlerini reddeder. Bu bakımdan  Matüridiyye akaidine ait kıymetli bir kaynak sayılır. Bu eser, Ebu Bekir  Muhammed b. Ahmed es-Semerkandî (v. 533/1158) tarafından şerh edilmiştir. Bir  nüshası şehid Ali Paşa kütüphanesinde No: 283 mevcuttur. Matüridi&#8217;nin diğer  eseri Kitabü&#8217;t-Tevhid olup, dünyadaki tek nüshası Cambridge Üniversitesi  kütüphanesinde 3651 numarada kayıtlıdır. Dr. Fetullah Huleyf tarafından tahkik  edilerek 1970 de Beyrut&#8217;ta bastırılmıştır.</p>
<p>Matüridiyye mezhebini geliştiren ve zirvesine çıkaran alim Ebul-Mu&#8217;in Meymun b.  Muhammed en-Nesefi&#8217;dir (417-508/1024-1115). Matûridiyye&#8217;nin yetiştirdiği en  büyük kelamcıdır. Nesefi, İmam Matüridi&#8217;nin görüşlerine (Mukallidin imanı  hakkındaki görüşü hariç) bağlı kalmıştır. Eş&#8217;ari kelamında Ebu Bekir  el-Bakıllani (v. 403/1013) ve Gazzali (505/1111)&#8217;nin değeri ne ise Matüridi  kelamında da, Nesefi&#8217;nin değeri aynıdır. Matüridi&#8217;nin kitablarının özellikle  Kitâbü&#8217;t Tevhîdinin iyi anlaşılması için Nesefi&#8217;nin Tabsiratül-Edille, isimli  kitabı bir anahtar mesanesindedir.</p>
<p>Nesefi&#8217;nin diğer bir kitabının ismi &#8220;et-Temhid li-Kavaidi&#8217;t-Tevhid&#8221;tir. Bu  kitabın İstanbul Kütüphanelerinde bir kaç nüshası vardır. Mesela Beyazıd Küt.  No: 3078,158. (vr.) Nesefî&#8217;nin Bahrul-Kelâm fi Akaidi Ehli&#8217;l İslâm isimli kitabı  ise Konya&#8217;dan Ali Ramazan Hadimi tarafından 1327-1329/1911 de bastırılmıştır. Bu  kitap yine aynı yılda Kahire&#8217;de de basılmıştır.</p>
<p>Matüridiyye kelâmına hizmet eden başka Nesefîler de yetişmiştir. Nesefi  Semerkant ile Ceyhun nehri arasında bulunan bir şehirdir. Ortaçağda bu şehirde  İslâmî ilimlerin her dalında eser telif etmiş pek çok alim yetişmiştir. Ebu Hafs  Necmeddin Ömer en-Nesefi (v. 537/1142) Burhanuddin en-Nesefi (687/1289)  Ebul-Berekat en-Nesefi, Matüridiyye mezhebine hizmet eden büyük âlimlerdendir.  Bu sonuncusunun &#8220;Medariku&#8217;t-Tenzil ve Hakaiku&#8217;t Te&#8217;vil&#8221; isimli tefsiri. pek  meşhurdur. Tefsirin muhtelif yerlerinde Matüridî kelâmına ait görüşler yer alır.</p>
<p>İmam Ebu Mansur Matüridî, bir müminin inancını akli delile dayanmadan körü  körüne taklid eden kimsenin (mukallidin) imanının, kuvvetli bir temele  dayanmadığı için, makbul olmadığını söylemiştir. Matüridînin bu konudaki  görüşleri, Nesefi&#8217;nin Tabsiratül-Edille&#8217;sinde şöyle dile getirilir: &#8220;Delilsiz  olduğu için mukallidin tasdiki faydalı olmaz. Çünkü sevap kulun çektiği meşakkat  karşılığında verilir. Mukallidin, imanın aslını kazanmasında sıkıntısı yoktur.  Bilakis, imana ulaşmada delil getirme ve şüphe ile kesin delilleri ayırdetmede  düşünmenin kaidelerini gözetip nazar ve teemmüle alışarak karşılaşılan kuşkuları  gidermek için sıkıntı çekilir&#8230; Kişi emek ve gayretini sadece peşin lezzetleri  elde etmek için harcar, yalnız kendisini geçici dünya ile faydalanmaya terkeder,  sonra hiç bir sıkıntıya göğüs germeksizin külfet ve meşakkate katlanmaksızın  iman ederse, sevap elde edemez ve bu imanının faydasını görmez. Nitekim önceden  istidlali olmadığından dolayı, azabı görürken inananın bu imanı kendisine fayda  vermez&#8221; (Tabsıratü&#8217;l-Edille, Raşid Ef. Küt. No: 496, vr. 86; Fatih Küt. No:  2907, vr. 96-10). Matüridi&#8217;nin bu görüşüne başta Nesefi olmak üzere hiç bir  Matüridiyye kelâmcısı katılmamıştır. Çünkü iman Allah&#8217;ı ve Resulünün Allah  tarafından getirdiklerini tasdik etmektir. Kalbte şüphesiz kesin tasdik bulunup  bunun zıddı tekzib gelmediği müddetçe iman makbuldur. Gücü yettiği halde  Allah&#8217;ın varlığına deliller getirmeyi terkeden mümin, günahkâr olur.</p>
<p><strong>Muhiddin BAĞÇECİ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.iftarsahur.com/maturidi-mezhebi-225.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Minified using disk
Page Caching using disk (enhanced)
Database Caching 1/36 queries in 0.194 seconds using disk
Object Caching 225/459 objects using disk
Content Delivery Network via N/A

Served from: www.iftarsahur.com @ 2012-02-09 02:26:40 -->
